Halime Özdemir, "Bilin Ki ..." başlıklı yazısını okurlarına sundu...

Bilerek mi yaşıyoruz hayatı sizce? Yoksa bilmeden ve fark etmeden mi şahidi oluyoruz hayatımızın? Bilmenin mutluluğunu veya yükünü çekiyor muyuz sizce? Yoksa akıntıya kapılanlar gibi sürüklüyor mu hayat bizi? Bilmiyorum...

Bilmek, belki de en büyük yüktür insana. Çünkü bilmek, sorgulamayı ve hissederek ve seçerek nefes almayı zorunlu kılar. Bilmek kelimesinin anlamını bilmeyen yoktur sanırım. Ama yine de sözlüğe baktığımda kelimeye tam olarak on dört anlam verildiğini görüyoruz. Bu açıdan bilmek önemli ve bir o kadar da kıymetli bir yetidir. Sözlükte geçen anlamlarından ilk ikisini buraya alıyorum. “Bir şey hakkında bilgi sahibi olmak, öğrenmiş bulunmak, bir şeyi anlamak, onun farkına varmak, gerçeğine ermek” (Diğer anlamları için bakınız Türk dil kurumu sözlüğü) Bilmek, bir şey veya kişi veya olay hakkında farkında olma halidir. Dolayısıyla bu aynı zamanda hayatı yani doğruyu yanlışı farkına vararak yaşamaktır. Bile bile hata yapmak veya yapmamaktır.

Bilmek, bizim kendimizi fark etmemizi ve yaşadığımız hayatta neyin önemli neyin önemsiz, neyin kıymetli neyin kıymetsiz olduğunu da fark etmemize sebep olacaktır. Bilen kişi, daha az yanlış yapacak veya yanlış yaptığını fark edip ondan dönecektir. Bilmek, dikkat etmeyi sağlar. Hayata karşı daha temkinli olunmasına sebep olur çoğu zaman.

Kur’an-ı Kerim’in üslubuna her bakıldığında kişiyi bir zenginliğe sevk eder. Her ayet, her yaşta ve durumda farklı farklı anlaşılmaya sebep olur. Mesela bu ayetlerden biri de “bilin ki...” diye başlayan kelimelerdir. Allah acaba neyi/neden bilmemizi istiyor? Neden böyle bir üslup ile ayete başlamış olabilir? Ve neden bazı şeyleri bilerek hayatı yaşamamız emrediliyor? Bilmiyorum...

Mesela dünyayı sorgulayan biri veya dünyada nasıl yaşanması gerektiğini düşünen biri için veya dünya umurunda olmayan veya dünyaya adeta kördüğümle bağlanmış biri şu ayeti bilmek zorunda değil mi? Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir... Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.” (Hadîd 57/20) Çok sevdiğimiz dünyanın ne olduğu veya ne olmadığını bilmek bize yani hayata bakışımıza çok şey kazandıracaktır. Uğruna kendimizi dahi görmezden geldiğimiz bu hayat, bizim hayat felsefemizin oluşumunda nasıl da kuvvetli bir etkiye sahip aslında. Ve ayetin devamında ahiret hayatı hakkında da bilgi verilirken dünya ve ahiret dengesinin nasıl olması gerektiğini bilmek insanî vasıflarımızı da etkilemeyecek midir? Dünyayı bilmeden dünyada yaşamak mümkün olur mu? Evet, oluyor ama nasıl? Bilmiyorum...

Dünyada sahip olduklarımızın ne olup olmadığı konusunda bir ayet çıkıyor karşımıza ve alîm olan Rabbimiz şöyle emrediyor: “Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükafat Allah’ın katındadır.” (Enfâl 8/28) Gerçekten uğruna pek çok şeyi mübah kıldığımız mallarımız ve uğruna ömrümüzü yok saydığımız ve görmezden geldiğimiz evlatlarımızın bir imtihan vesilesi olduğunu bilip farkına varabiliyor muyuz? Sahip olduğumuz mallarımızın ve evlatlarımızın bize neler kazandıracağını veya bizden neleri alıp götüreceğini biliyor muyuz? Bilmiyorum...

İnsanın sadece bu dünyada var olduğunu ve olacağını zannederek hayat sürdüğü zamanlar vardır. Adeta -haşa- Allah dünyayı var etmiş sadece gibi düşünüp de ahiret yok zannında olanlar da az değildir hani. Bu durum, insanın sınır tanımaz bir hale gelmesinin de bir neticesidir. Bu anlayış, geçmişten günümüze hep var olan bir gerçektir. Her dönemde hayatın sadece dünyada olduğunu zannedenler hep olmuştur, oluyor ve olacaktır da. İnsanoğlunun iman zenginliğine sahip olması gerekir. Aksi halde Allah, kitap, peygamber kelimelerinin içi boş ve anlamsız geldiğinde kendisinin ilahını kendisi ortaya çıkaran kimseye hiçbir ayet hiçbir hadis ve hiçbir delil fayda vermeyecektir. Ama bilmek gerekir ki, ahiret de haktır ve insan baharda toprağın yeşerdiği gibi ahirette tekrar can bulacaktır. İşte Rabbimiz bu gerçeği de bilmemizi ve daha da ötesi bunu düşünmemizi emrediyor: “Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltmektedir. Düşünesiniz diye gerçekten, size ayetleri açıkladık.” (Hadîd 20/17) Gerçekten insan bunu düşünüyor mu hiç? Tam bahar mevsimindeyiz ve toprak yeşil elbisesini büründü tam da burada biz “işte tam da böyle canlanacağız” diyor muyuz? Bilmiyorum...

Gerek Kur’an-ı Kerim’i gerek hadis-i şerifleri bilmek ve uygulamak için okuyor muyuz? Önyargılardan kurtulup sadece ve sadece “bilmek” ve “uygulamak” için okunmadıkça hangi ayetin hakkını vermiş oluruz? Allah’ın kitabına iman eden her bir müminin, her bir ayete hakkını vermemesi acı bir durum değil de nedir? Çünkü kitaplara iman demek, kitapta yer alan her bir ayeti fark etmek, bilmek ve hakkını verebilmektir. Ne mutlu “oku” ayetine mazhar olup da o niyetle okuyup bilenlere ve bilmeye çabalayanlara...

Yüce kitapta başka başka ayetler de var “bilin” diye başlayan. Mesela Bakara Suresi 13, 197, 267; Tevbe Suresi 5; Mâide Suresi 98 ve Muhammed Suresi 19. ayetlerin de özellikle bilinmesi emredilmiş. Peki, biz ayetleri biliyor muyuz? Bilmek emrine tabi olup da onu hayatında uygulamak gibi bir görevi varken her bir müminin en son neyi bilmek için çabaladığını veya neyi öğrendiğini kendisine sorma vakti gelmedi mi? Bilmeden yaşanılan hayatların hakkını nasıl ödeyeceğiz? Yunus Emre de kendisine bunu dert edinmiş olmalı ki, şiirini “bilenlere selam olsun” diye bitirmiş.