Halime Özdemir, "Fıtratı Korumak Mı Bozmak Mı?" isimli makalesini okuyucularına sundu.
Dünyaya gelen her bebek, İslâm fıtratı üzerine (Buhârî, Tefsîr, (Rûm), 2) gözlerini açar. Peki ama nedir bu fıtrat? Kelime anlamı; “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” terim anlamı ise; “ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir.” olarak tanımlanmaktadır.
Ve hayat denen macera, işte bu fıtratla başlar. Önce anne-baba ile adım atılan serüven, daha sonra bireyin eğitim hayatı ve toplumla karşılaşması neticesinde toplumun özelliklerini giyinerek fıtratı olgunlaşmaya veya değişmeye başlar. İşte bu noktada bizi iyi veya kötü insan nitelendirmesine tabi tutacak özellikler gün yüzüne çıkar. Ama dünyaya gelindiği esnada var olan fıtrata uygun en temel özellikler korunduğu takdirde iyilikler daha çok görünür hale gelir. Başka bir ifade ile ya fıtrat korunur ya da bozulur. Bu durum, anne-baba olmayla başlayan süreçteki evlada yapılan her bir yatırım, evlat adına anne-babanın bir tercihidir. Ama aslolan evlatların dünyaya getirdikleri İslâm fıtratını korumak ve gözetmektir. Yani bu, anne-babanın en önemli görevidir. Nihayetinde anne-baba evladı sebebiyle veya başka bir ifade ile tercihleri sebebiyle ya amel defterlerini artılarla donatacak ya da eksilerle dolduracaktır. Bu sebeple evlat, anne-baba için bu dünyada en çok emek verilmesi ve zaman harcanması gereken bir emanettir. Ama zamanında…
Önce şuradan başlayalım söze. Bilmek lazım evladın bu dünyanın bir imtihan vesilesi (En’âm 6/28) olduğunu. Ve yine bilmek lazım bu imtihanda başarılı olup olmamanın da mükafatının Rabb katında olduğunu. Bundan dolayı evlatlar, hayatın ne olduğunu öğreninceye değin ihmal edilemez ve edilmemelidir. Fakat şunu da hem biliyoruz hem yaşıyoruz ki, evlatlar, aynı zamanda insanın en büyük çeldiricileridir. Yanlış-doğru, günah-sevap hazinesinde birer süs ve ziynettir. Bu sebeple bir evlat biz farkında olmadan bizdeki “ego” savaşları başta olmak üzere insanı çepeçevre kuşatıp etkisi altına alabilen en büyük düşmandır da. Bu sebeple şu ayet, insanoğlunun en çok bilmesi gereken ayetlerden bir tanesidir ama kitaba iman edenlerin. “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” (Kehf 18/46)
Bütün bunlardan sonra asıl maksadımızı ifade edelim. Evlatların, anne-babalar başta olmak üzere diğer büyüklerinin de sözlerini dinleme yaşı olmalı. Eğriyi-doğruyu bilmedikleri bir yaşta onların görüşlerinin ön planda olduğu işler ve tercihler, bazen hataya sebebiyet verebilir. Bundan dolayı, evladın ileriye dönük olarak iyiliği, anne babanın gözetiminde devam etmelidir. Bu konulardan bir tanesi de çocukların dini eğitimleri meselesidir. Malumunuz okullar tatile girdi ve çocuklar şu an yaklaşık 2,5 aylık bir zaman diliminde tatildeler. Ve ülkemizde geleneksel hale gelen bir sistem vardır ki çocuklara din eğitimleri özellikle yaz tatillerinde Kuran Kursları ve camilerde yapılır. Buralarda temel dini bilgiler başta olmak üzere Kutsal Kitabın öğretilmesi özellikle bu aylarda gerçekleştirilir. Başta söylediğimiz hadis-i şerife dönersek eğer, çocukların İslam fıtratlarını korumak ve geliştirmek, her anne-babanın en önemli vazifesi olduğuna göre gerek kurslarda gerek camilerde verilen eğitimlere devam etmelerini sağlamak da yine anne-babaya düşen bir görevdir. Aksi takdirde çocuklarımızı din gibi insanın en temel ihtiyacı olan bir bilgiden mahrum ve yoksun bırakarak, onlara verilecek en büyük zarar, haksızlık ve eziyeti yapmış oluruz.
Çocuk dediğimiz yaş, henüz yanlış ve doğruyu, gerekli ve gereksizi bilmedikleri bir süreçtir. Bu sebeple onların tatildeki en büyük itirazları, “biz tatildeyiz okula mı gideceğiz yine” şeklinde veya “canım istemiyor” şeklindeki bir söylem anne-babaları yanıltıp da çocuklara serbestlik vermeleri onlara yapacakları en büyük haksızlıklar arasında belki de en önemli yeri tutacaktır. Ve bu duruma kayıtsız kalırlarsa evlatlarının dini eğitimleri olmayacak ve dünyaya geldikleri fıtratı muhafaza edemeyeceklerdir. Sanırım hiçbir anne-baba çocuğu için bunu istemez.
Ve anne babalar, evlatlarına maddi olarak pek çok miras bırakmaktalar. Pek çok mal-mülk bağışında bulunuyorlar. Oysa en büyük miras, evladın aldığı eğitim ve terbiyedir. Terbiyeli olmanın “eziklik” ve “güvensizlik” olarak telakki edildiği bir çağda saygısızlık ve terbiye yoksunluğu maalesef ki önemliymiş gibi kabul edildiğinden beri dini terbiye başta olmak üzere pek çok görgüden anne-babalar evlatları mahrum bıraktılar. Burada şu soruyu sormak zorundayız: Peki ama şu hadis-i şerifi hayatımızın neresinde uygulayacağız? “Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33)
Sahi, siz çocuğunuza nasıl bir bağışta bulunuyorsunuz?