Halime Özdemir, "Sana Nasıl Davranılsın İstersin?" isimli makalesi okuyucularına sundu.

İnsan ilişkileri hiç şüphesiz son on yıllarda ciddi ve görünür anlamda şekil değiştirdi veya daha aleni olduğu için bize öyle geliyor. Daha “bencil” ve daha “ben” olan dünyada diğeri “önemsiz” ve “değersiz” olarak kabul edilerek dünyanın merkezinde sadece “ben” olduğu varsayımından hareket ediliyor. O gün bugündür özellikle büyükler daha susmuş ve daha mazlum ve mahzun hale geldi. Özellikle gençler, her şeyi kendileri bildiklerinden hareket ederek allameicihan (!) olarak her şeyde başrol oluyorlar. Sadece kendilerinin dünyası, kendilerinin hayalleri, kendilerinin istekleri varsayımı, onları adeta sınırsızlaştırmaya meylettirdi. Bundan dolayı insanın insanla imtihanı da daha görünür hale geldi. Oysa hayatta sadece sen değil seninle birlikte olan onlarcası da vardı. Nasıl ki insan olan senin isteklerin var ise seninle birlikte aynı dünyayı teneffüs edenlerin de hayalleri ve istekleri mevcuttu. Baktığımız açı tek olduğunda başkası da görünmez adeta hayalet haline geldi. “Benim dünyam” her zaman “senin dünyanın” ilerisinde olmak zorunda anlayışı bunda önemli bir etken olarak yerini aldı. Çünkü mpati denilen kavram, lügatlerden silinerek onun yerini her şeyi bilen ve her şeyden sadece ve sadece kendisi anlayan insan almaya başladı.

Oysa dünya, sen ve öteki ile vardı. İlk günden itibaren bu böyle idi. Dünya dönmeye devam ettiğinden kimileri de kimileri için imtihan olmaya devam ediyordu. Oysa ne diyordu Rabbimiz; “… Biz kiminizi kiminiz için imtihan vesilesi yaptık ki bakalım sabredecek misiniz! Rabbin her şeyi görüp gözetlemektedir.” (Furkân 25/20) Her şeyi gören Allah, herkesin yaptığından gafil değildi. Oysa insan, nisyanının gereği sadece kendisinin varlığından hareket ediyordu. “Benim” diye başlayan cümlelerin sahibi, senin olanı asla gün yüzüne çıkarmadan yaşamayı tercih etti senin ise ölü olmanı varsaydı.

Oysa bu ben nesli, aynı zamanda mümin sıfatına da sahipti ve müminin nasıl olması gerektiği de kitap ve sünnette belli idi. Mümin, olduğu yeri güzelleştirmek zorundadır. Eğer bulunduğunuz mekanlar ve makamlar sizinle güzelleşmiyorsa imanınızı kontrol etmenizde fayda olabilir. Aksi takdirde imanınız belki de tehlikeye girmiştir. Kim bilir? Neden böyle diyoruz? Çünkü Allah’ın Peygamberi şöyle buyuruyor: “...Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin olsun ki mümin bal arısına benzer; güzel şeyler yer, güzel şeyler üretir, (güzel yerlere) konar, (konduğu yeri de) kırmaz ve bozmaz.” (İbn Hanbel, II, 199) Siz kendinize sordunuz mu? Bu vasıflar sizde mevcut mu? Veya en son neyi kırıp geçirdiniz de imanınız yerle yeksan olmaya başladı? Tabi ki tercih size ait…

Belirli kurallar, bütün dinlerde aynıdır. Bütün dinler, insanın kâmil bir mümin olması için gelmiştir ve gönderilmiştir. Dine tabi olanlar buna ulaşırken kendince bir hayat sürenler fersah fersah dinden uzaklaşıyor hiç farkına varmadan. Oysaki düstur çok kolay: “Sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkalarına yapma.” veya “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran.” Herkes bir davranışta ve bir sözde bulunurken önce kendisine şunu söylemesi gerekir. “Bu bana yapılsa nasıl hissederim?” Hatta ben olayı biraz daha genişleterek, “benim anneme, kardeşime, kızıma, oğluma, vs.” diye devam eden yakınlık dereceliklerini de sayarak soruyorum. Bu senin annene yapılsa hoşuna gider mi? Hiç şüphesiz cevap hayır olacak. Peki ama neden başkasının annesine layık görüyorsun bu davranışı? Bu senin kızına yapılsa ne hissedersin? Kötü… Peki sen neden yaptın da karşındakinin kızını oğlunu kötü hissettirdin? Senin olan kıymetli ise başkası da en az senin olan kadar kıymetli. İnsanın kıymetini, Rabbi insana vermiştir. Bunun ne seninle ne de bir başkasıyla alakası yoktur.

Hepimiz şu ayeti bilmek ve hayatımızda uygulamak zorundayız. İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” (Kıyâmet 75/36) Yani kendi kafamıza –istek ve arzularımıza, hevesimize, bencilliğimize vb.- göre bir hayat yaşama hakkımız yoktur. Bu durum, modern çağın bir uydurmasıdır. Her zaman dediğimiz bir söylem var: Sahibi olmadığımız dünyanın maliki gibi davranamayız. “Ben öyle istiyorum”. Bu cümle, ne kadar da cahilane ve ne kadar da bencilce. İmanı olan kimse, bu cümleyi söylemez. Ama söyleniyor mu? Veya duyuyor muyuz? Evet ve fazlasıyla…

Dediğimiz gibi imanı olan böyle cümleler söylememeli. Hz. Peygamber ne buyurmuştu? “Hiçbiriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İmân, 7) İmanı olan terazinin diğer kefesine de ötekinin de canını koymadıkça herkes elinden ve dilinden geleni esirgemeyecektir. Rabbimizin görüyor olmasını unutarak yaşadığımız çağın hesabını korkarım ki veremeyeceğiz. O halde şimdi soralım tekrardan: Size nasıl davranılmasını istersiniz?