Yunus Türkölmez, " Anadolu Uygarlıklarının Araştırılmasına Bir Bakış" başlıklı yazısının üçüncüsünü okurlarına sundu...
Anadolu Uygarlıklarının Araştırılmasına Bir Bakış 3
“El gibi dolaşma Anadolu’nda Arkadaş yurdunu içinden tanı Dinle bir yosmayı pınar yolunda Dinle bir yaylada garip çobanı
Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt Yıllarca döktürür sana gözyaşı Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt Turnanın hasreti yakar Maraş’ı
Bir çölü andırır bil ki dört yanın Bağrını delmezse yanık türküler Varlığın bu korla tutuşmayanın Kirpiği yaşarsa gözleri güler.” Faruk Nafiz Çamlıbel.
Bizim amacımız sadece Türklerin Anadolu’ya geldikten sonra yarattıklarını inceleyip, ondan önceki devirlerde yapılanları yutmak olmamalı. Daha önceki dönemlerden kalma uygarlık verilerini, yurdumuzda filiz sürmüşleri de görüp, bilip sahip çıkmalıyız. Ama bunlara yüzyıllarca sahip çıkılmadı.
Ne acıdır ki Osmanlı padişahlarının bazıları eski eserleri alıp götürmek isteyen Avrupalılara özellikle İngiliz, Alman ve Fransızlara özel izinler bile verdiler. Onların gönlünü almak için bol keseden armağanlar bile verildi.
Bugün Berlin – Paris – Louvre – Londra müzeleri, Efes’ten – Milet’ten – Bergama’dan vb. resmi veya gayrı resmi olarak götürülmüş (aşırılmış) eserlerle doludur. Kocaman mimarlık eserleri burada yapı elemanları numaralandırılarak sökülmüş ve oralarda yeniden kurulmuştur. Onlar hep bizim Anadolu’muzun öz malıdır ama biz korumasını bilememişiz.
Bugün Anadolu insanına barbar muamelesi yapan Avrupalı müzelerinin çoğunu bu topraklardan götürdüğü eserlerle doldurmuştur. Bu durumu Halikarnas Balıkçısı diye bilinen ünlü yazarımız şöyle ifade etmektedir. “Şu ilginçliğe bakınız ki barbar dedikleri Anadolu insanı yaratıcıdır. Kendilerini uygar sananlar ise hırsız.”
Şimdi bu işleri nasıl becerdiklerine dair bir, iki örneğe daha yakından bakalım isterseniz.
-2. Abdülhamid ve II. Kayser Wilhelm Olayı: Son Alman imparatoru olan II. Kayser Wilhelm (imparatorluğu 15 Haziran 1888 – 9 Kasım 1918) sanat tarihi ve arkeolojiye meraklı birisi idi. İstanbul seyahatinde ülkemizde müzeciliğin kurucusu olan Osman Hamdi Beyin öncülüğünde toplanan antik eserlerin ve kalıntıların bazılarına göz dikmiştir.
Ne yapıp edip bunların bir kısmını ülkesine götürmek istemektedir. Ünlü Bergama Zeus Altarı (sunağı) için “bu size hiçbir fayda sağlamaz, en iyisi siz bunu bana verin karşılığında ben sizin adınıza tarihe geçecek bir çeşme yaptırayım” demiştir. Bu isteği uygun görülmüş ve koca anıt taşarlı numaralandırılarak sökülmüş ve Berlin’e taşınmıştır.
Bu arada bugün dünyaca meşhur olan ve İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmekte olan Büyük İskender’in lahti bile götürülmek istenmiş, ancak Osman Hamdi Bey padişahın ayaklarına kapanarak “bu lahti ancak benim cesedimi çiğnedikten sonra götürebilirler” diyecek ve böylece lahit Almanya’ya götürülmekten kurtulacaktır.
Ancak bazı tarihçiler bu günlere dair Abdülhamid’in şöyle bir söz söylediğini aktarırlar. “Osman Hamdi’nin taşlarıyla Alman İmparatorunu uyutuyorum”. Sultanahmet Meydanı girişinde gördüğümüz meşhur Alman Çeşmesi işte böyle yapılmıştır. (Yani Bergama Zeus Sunağı karşılığında)

-Schileman Olayı: Aslında ne bir Arkeolog, ne de bire sanat tarihçisi olan bu kişi sadece Homeros’un İlyada ve Odeyssea’sında anlatılan Troia kentinin yerini ve ünlü kralları Priamos’un hazinesini bulmaktan başka bir amaç gütmüyordu. Bu amaçla Osmanlı ülkesine gelir ve devrin padişahından gerekli izinleri alır.
Daha sonra Çanakkale’ye giderek oradaki Amerikan Konsolosunun gösterdiği yerde, Hisarcık Tepesinde “evet burası olabilir” varsayımıyla kazılara başlar. O zamana kadar bu kent sadece Homeros’un anlattığı bir masal kenti olarak biliniyordu.
Önemli bir kalıntıya rastladığını anladığı anda kazıda çalıştırdığı işçilere karısının doğum günü bahanesi ile izin verir ve onları gönderir. Gece karısıyla birlikte kazma kürek çalışmaya başlar. Ve aradığı hazineyi bulur. Yıl 1870’dir. Bulduğu hazineleri karısının şalvarına gizleyip yurt dışına çıkar. Bu hikâyede asıl ilginç olanı ise şudur. Aynı şahıs Troia’ya saldıran ordunun başkomutanı Agamemnon’un Atina yakınlarındaki sarayını bulmak için de kazı yapar ve aradığı defineyi de bulur. Ancak buluntuların tamamını Atina Müzesine bağışlar.
-Halikarnas Balıkçısı’nın Mektubu Olayı: Tüm varlığını Anadolu araştırmalarına adamış olan ve benimde sizlere bu konuşmayı hazırlarken nerdeyse cümlelerinin çoğunun kalıbını bile bozmaya kıyamadan sizlere aktarmaya çalıştığım ünlü yazarımız Cevat Şakir Kabaağaçlı, bir gün oturur ve Londra Müzesi Müdürlüğüne bir mektup yazar.
Mektupta şöyle yazmıştır. “Müzenizdeki Anadolu Medeniyetlerinin eserlerini ilim haysiyetine yakışmayacak şekilde alıp götürdünüz. O eserler Eğe’nin maviliklerinde doğmuştur. Ancak o maviliklerde hayat olanağı bulabilirler. O eserleri Ege’nin maviliklerinden ayırmayınız, lütfen onları geri veriniz”.
Bu mektuba karşılık Londra Müze Müdürlüğünden Halikarnas Balıkçısı’na şöyle alaycı bir cevap gelir. “Hiç merak etmeyin ki o eserleri maviliklerden ayırmamak için mektubunuz üzerine o eserlerin bulunduğu odaları maviye boyattık”.
Evet, bu kadar örnek sanırım yeter. Ama bugün bile hala ülkemizden bir sürü eser yurt dışına kaçırılmaya devam etmektedir. Zaten kaçırılmayanları da yeterince koruyup değerlendiremiyoruz.
Topraklarımızdan çıkan her taş bir kültür kıvılcımı saçabilir. Sorun onu değerlendirmektir. Ülkemizde gerçek bir sanat tarihi anlayışı, uğraşımı henüz emekleme çağındadır. (devam edecek)
*Bu çalışma 4 Mayıs 1981 tarihinde İ.Ü. Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisi olarak Bayrampaşa Tuna Lisesi’ndeki staj dönemi sonunda, lise son sınıf öğrencilerine yaptığım sunumdur. Tam 45 yıl sonra sizlerle paylaşmak istedim.