Yunus Türkölmez, " Anadolu Uygarlıklarının Araştırılmasına Bir Bakış" başlıklı yazısının beşinci ve son bölümünü okurlarına sundu...
Eskiden Asya adı ile kastedilen yer sadece Anadolu idi. İlk Asya adına İ.Ö. 2.000’de rastlanır. Anadolu’ya Hititler “Assuva”, Mısırlılar ise “İasiya” derlerdi. İ.Ö. 9. yy’da Homeros İlyada destanında Anadolu için “Assiyes” kelimesini kullanır.
Homeros’tan çok daha önceleri ise Lidyalıların Atyaes Hanedanı “Asyas” adlı bir kahramanın soyundan geldiklerini iddia eder ve bu nedenle Lidyalılar başlangıçta tüm kentlerine Asya adını vermişlerdir. Bu ad zamanla tüm kıtayı kapladı. Bu nedenle Anadolu’nun ilk ve gerçek adı Asya’dır. Bu ad tüm kıtayı kapladıktan sonradır ki Anadolu’ya “Küçük Asya” denilmeye başlanmıştır ve bu ad ilk defa İ.S. 5.yy’da kullanılmaya başlanmıştır.
Anadolu adının kullanılmaya başlaması ise çok daha sonralarıdır. Anadolu kelimesi eski Yunan dilinde güneşin doğduğu yer anlamına gelen “Anatoli” kelimesinden doğmuştur. Romalılar kendi topraklarının doğusunda kalan bu bölge için “Anatolia” ya da “Thema Anatolia” yani doğu toprağı demişlerdir. Önceleri sadece bir kısmı için bu kelime kullanılmasına rağmen Selçuklular zamanında tüm Anadolu için kullanılmaya başlanmıştır ama onlara göre de bu topraklar “Diyarı Rum” toprağı olarak anılmaktadır.
Osmanlılar döneminde de aynı yaklaşım devam eder ve 17. yy’a gelindiğinde bile Evliya Çelebi Seyahatnamesinde hala adı “Anatolia” olarak geçmektedir. Susayan Selçuklu askerlerine bir Anadolu kadının ayran verdiği ve o yayığın ayranın hiç bitmediği için askerlere söylediği “doldurun evlatlarım” sözüne karşılık askerlerin “Ana dolu” (yani mataralarımız dolu) dediği ve bununda bu topraklara isim olarak verildiği uydurması ise 1930 yılların bir yakıştırmasıdır.
Anadolu’yu baştanbaşa gezmiş olan Halikarnasos’lu (Bodrum) tarihçi Heredot’un bu güzel yurdu anlatırken en fazla kullandığı ifadeler şunlardır.
-O memlekette hayran kalınacak binlerce şey var…
-Hayranlıktan dilim tutuldu…
-Çok hayret edilecek bir şeydir ki…
Evet, Anadolu hayranlık duyulacak bir güzellikte ve bir turizm cennetidir aslında. Halikarnas Balıkçısı Anadolu için şöyle bir benzetme yapar. “Hani ölüler için nur içinde yatsın derler ya, oysa nur içinde yatmak için ölmek bile gerekmez. Her zaman Ege ve Akdeniz’e gidip nur içinde yüzebilirler.”
Akdeniz demişken, bu deniz diğer kıyılarına vermediği güzelliklerini bizim kıyılarımıza bağışlamıştır. Türlü renklerde mermerlerden ufalanmış kumlar (kar beyazı – sarı -pembe vb), doğa yapısı yalaklar, gök rengi koyu maviliği vb. Homeros “şarap renginde deniz” der burası için. Özellikle Gökova Körfezindeki antik Sideyr adası, Didiym gibi birçok plajından hatıra diye kum alınır saklanır turistlerce.
Anadolu tarihi boyunca gözde bir yurt olarak saldırılara uğramış, üzerinde koloniler oluşturulmak istenmiş bir coğrafyadır. Çünkü buralarda uygarlık seviyesi, yaşam standardı hep komşularından daha yüksek ol muştur. Hatta Troya bile İ.Ö. 1200’lerde bu yüzden saldırıya uğramış, teslim olmadığı için yakılıp – yıkılmıştır. Tam 10 yıl sürmüştür bu süreç.
Sonunda mertlikle yenemedikleri Anadolu’nun yiğit insanlarını bir at hilesiyle yenebilmişlerdir. O Troya savaşı ki ilk defa Anadolu’daki bütün uluslar birleşmiş ve yardımına koşmuşlardı. Yani orada Anadolu’nun ilk milli ordusu kurulmuştu.
Troya’ya saldırının asıl nedeni siyasal ve ekonomikti. Masallar bir yana biz artık bunun bir kız kaçırma yüzünden olduğuna inanacak kadar “saf” değiliz! Sorunun özü şurada yatıyordu. Yunanistan coğrafi yapısı nedeniyle genellikle yüksek dağların arasında dar vadilerin, karaya sokulmuş ince uzun körfezlerin, denize dilimler şeklinde uzanmış karaların ve irili ufaklı pek çok adanın oluşturduğu bir ülkedir. Az sayıda ırmakla sulanan toprakları verimsiz biraz da çoraktır.
Oysa Anadolu ise böylemidir? Tam tersine; verimli toprakları, ormanları, akarsuları, madenleri bol bir coğrafyadır. Toprağın verimi çok yüksektir. Ayrıca Troya’da çok yüksek bir uygarlık vardı ve Çanakkale Boğazına hâkim bir noktadaydı. Ticari olarak çok avantajlıydı.
Yunan devletlerini yönetenler için en büyük tutkularından birisi de oradan Karadeniz’e açılmaktı. Bunu yaparak oradan Herakles Boğazına, yani Akdeniz ile Atlas Okyanusunu birbirine bağlayan Cebelitarık Boğazına ulaşacaklarını da sanıyorlardı. İşte o büyük savaşın siyasal, ekonomik ve tarihsel nedenleri. Onun için bir şehir yakıldı yıkıldı, bir uygarlık çökertildi. Yoksa onca vahşetin sebebi bir kız kaçırma değildi. O bir görünür bahanesi idi.
Bütün bunlardan sonra çok kısa olarak Anadolu insanına ve bu coğrafyanın son egemenleri olan Türklere barbar denilmesine de değinelim. Haçlı seferlerinden istedikleri sonucu alamayan, Hıristiyanlık için kutsal sayılan İstanbul gibi bir dünya kentini Osmanlılara kaptıran Avrupalıların sığındığı en büyük avuntu onlara “barbar” demekti.
O barbar diyenler ki, yüzyıllar boyunca bu toprakları yağmaladılar, sömürgeler, koloniler kurdular. Konstantinoplis’i yani İstanbul’u 1204 yılında 1261 yılına dek yağmalarken kimsenin sesi çıkmaz ama şehir Osmanlıların eline geçince birdenbire Hıristiyanlığın kutsal kenti oluverir. Yani aslında kendileri de barbar ve ikiyüzlüdür.
Konu buraya gelmişken bir başka yanlışa daha kısaca değinelim. İslam dininin yayıcısı olarak Anadolu’ya gelenler ve o misyonu sürdürenler ise, burayı kendilerinin uygarlaştırdıklarını söylerler. Bundan önceki dönemi dinsiz ve sapkın sayarlar. Bu nedenle onlarca tapınağı, tiyatroyu, mezar binalarını, anıtları vb. “gâvur icadı/eseri” diye yerle bir ettiler.

Yani anlayacağınız batıdan gelip saldıranlar da, İslamiyet’in doğuşundan sonra gelenler de Anadolu’yu kendilerinin uygarlaştırdıklarını iddia ederler. Bu iki sav da tamamen yanlış ve çarpıtmadan başka bir şey değildir. Her iki iddia sahibi gelmeden çok önceleri bile Anadolu bir uygarlıklar merkezi idi.
Şurası üzücüdür ki bize Anadolu Uygarlıklarını ilk tanıtanlar da yine batılılar olmuştur. Ancak birçok batılı araştırmacı bu uygarlıkların yaratıcılarını köken olarak Yunan saymaktadırlar. O nedenle de buradan Avrupalı olarak kendilerine bir paye çıkarmaya çalışmaktadırlar.
Öte yandan ülkemizde Tanzimat’tan sonra başlayan Batılılaşma çabaları sürecinden bazı çevreler çok tedirgin oldular. Yine Halikarnas Balıkçısı bu durumu şöyle dile getirir.
“Batı irfanı denilince bize çok yabancı bir irfan sandılar. Oysa batı kültürünün beşiği Anadolu’dur. Bugün batının çocuklarına okutulanların çoğu Anadolu Efsaneleridir. Bütün bu süreçlerin sonunda biz batılılaştık, ama sanki batının çiçeklerini alıp kurumuş olan o eski ağaçlarımızın dallarına pamuk ipliğiyle bağlamaya çalıştık. Oysa o çiçekleri açan ağacın gövde ve kökleri bu topraklardaydı.
Bu konuşmamda sizlere Anadolu’nun tarihte oynadığı rolü ve bu topraklar üzerinde yaratılan uygarlıkların araştırmasında izlenen yaklaşımlar hakkında elimden geldiğince bilgi aktarmaya çalıştım. Küçük bir katkım olduysa bundan mutluluk duyarım.
*Bu çalışma 4 Mayıs 1981 tarihinde İ.Ü. Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisi olarak Bayrampaşa Tuna Lisesi’ndeki staj dönemi sonunda, lise son sınıf öğrencilerine yaptığım sunumdur. Tam 45 yıl sonra sizlerle paylaşmak istedim.
-YARARLANILAN KAYNAKLAR:
-E.H. Gombrich: Sanatın Öyküsü,
-Azra Erhat: Mavi Yolculuk.
-Azra Erhat: Mavi Anadolu.
-Azra Erhat: Homeros.
- Halikarnas Balıkçısı: Anadolu Efsaneleri.
- Halikarnas Balıkçısı: Merhaba Anadolu.
- Halikarnas Balıkçısı: Hey Koca Yurt.
-İsmet Zeki Eyüboğlu: Anadolu Uygarlığı.
- İsmet Zeki Eyüboğlu: Tanrı Yaratan Toprak.
-Doğan Kuban: 100 Soruda Türkiye Sanatı Tarihi.