Yunus Türkölmez, “Osmanlı padişahlarının taştan heykelleri ya da portreleri var mı?” başlıklı yazını okurlarına sundu…
2015 yılı başlarında Kastamonu Müzesini gezerken tam bina giriş kapısında rastladığım bir eser dikkatimi çekti ve incelemeye başladım. Çünkü gördüğüm şey Fatih Sultan Mehmet’in taşa işlenmiş bir portresi idi. Üzerinde hiçbir etiket, kayıt bilgisi ya da açıklama yoktu.
Osmanlı Padişah’larının resimlerini hepimiz biliriz de tasa işlenmiş portrelerini ya da heykellerini pek bilmeyiz. Acaba olmadıkları için mi bilmeyiz, ya da var ama (an azından birkaç örnek) bilinmesi istenilmediği için mi bilmeyiz?

Eserde Fatih Sultan Mehmet’in bilinen en meşhur portesi işlenmişti. Venedikli ressam Gentile Belli’nin İstanbul’da bir diplomat olarak bulunduğu sırada 1480 yılında yaptığı portresi bu taşa işlenmişti. Bu konu ve eser hakkında bilgi almak için hemen müze müdürlüğüne başvurmuştum. Ancak müze müdürü işlerinin yoğun olması nedeniyle görüşmeyi kabul etmemiş, sadece kapı aralığından “hakkında biz de de yeterli kayıt ve bilgi yok cevabını” alabilmiştim.
Daha sonra bu konuyu o dönem yazılarımı yayınladığım bir yerel gazetede paylaşmış ve bazı sorular sormuştum.
“Bu taşa işlenmiş portre Fatih Sultan Mehmet’in tüm dünyaca en tanınan resminin aynısı değil mi? Ne dersiniz? Eğer doğru ise hangi dönem de yapıldığı, yapan ustası ve buluntu yeri gibi bilgiler elbette kültür ve tarih dünyası için önemelidir” notuyla sosyal medyamda da paylaşmıştım.
Bu konuyu daha sonra sorularımı yenileyerek 3 Ekim 2015 tarihinde sayfamda kısa bir not ile yeniden paylaşmıştım.
Bu süreçte öğrendiğim bir bilgi beni biraz aydınlattı. 1950’li ya da 60’lı yıllarda Kastamonu Sanat Mektebi talebeleri taş işçiliğiyle böyle çok sayıda eser yapmış. Muhtemelen bu da onların bir eseri idi.
***

Daha sonra 21 Ağustos 2019 tarihinde Sivas Arkeoloji Müzesini gezerken bu kez gördüğüm bir eser beni yeniden heyecanlandırdı. Bu kez gördüğüm Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey'in bir büstü idi. Bir farkla ki bu kez eserin buluntu yeri, yapan ustası ve yaptıranı hakkında bilgilendirme yapılıyordu. Ayrıca eserin müzeye geliş öyküsü de kısaca aktarılıyordu.
Bu eseri de o zaman şu bilgilendirme ile sosyal medyamda paylaşmıştım.
"Sivas Arkeoloji Müzesinde ilginç bir eser.
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in Büstü.
Osmanlılar'da böyle başka bir örnek var mı bilmiyorum ama ilginç bir eser.
Büst, 1916 yılında dönemin Sivas Valisi Muammer Beyin emriyle Hafik Kaymakamı Serezli Nebi Bey tarafından Hafik'te şimdiki Cumhuriyet İlköğretim Okulunun yaklaşık 300 metre uzağında yaptırılmıştır.
Büst; baş ustalığını Ermeni asıllı Keverek ustanın yaptığı beş taş ustası tarafından Osman Bey’in resimlerine bakılarak yapılmıştır.
Büstün/heykelin yapımında kullanılan kalkerli taşlar 11 çift camız tarafından bölgeye taşınmış olup, yapımı bir ay sürmüştür. Bu sürede Vali Muammer Bey her gün faytonla Sivas'tan - Hafik'e 39/40 km yol gelerek yapım çalışmalarını izlemiştir.
Büst, birkaç basamaklı bir kaidenin üzerinde yer alan ve üç parçadan oluşan yaklaşık 10 metre yüksekliğinde bir sütunun tepesine yerleştirilmiş olarak 1936 yılına kadar orada kalmıştır.
1936 yılında ise dönemin Sivas Valisi Akif İYİDOĞAN
(20.06.1935 / 29.09.1935) tarafından bu heykel yıktırılarak büst bir depoya kaldırılmıştır.
Ne diyelim; "biri yapar, biri yıkar, ikisi de aynı devletin valisi", elbet ikisinin de bir gerekçesi ve bir bildiği vardır!
1943 yılında Sivas Müzesine getirilen büstün yüksekliği 91cm olup, göğüs genişliği 50 cm, baş yüksekliği ise 31 cm'dir."

Daha sonra bu konuyu 2022 yılının 16 Mart'ında Arkeoloji ve Sanat Dergisinde yayınlanan bir yazının bağlantısını da ekleyerek bu konuyu yeniden paylaşmışım.
Paylaşım üzerine Taşköprülü bir emekli eğitimci dostum Hamdi Bilgin’in bilgilendirmesi üzerine konuyu internet üzerinden biraz daha araştırarak şu eklemeyi yaptım.
“Bırakınız büstleri heykel yaptıranı bile var. Sultan Abdülaziz 1872 yılında at üstündeki bronz bir heykelini bile yaptırmış.
Bu heykel bilinen İlk ve tek Osmanlı padişahı heykelidir. Beylerbeyi Sarayı'nda sergilenir. Heykel, padişahın siparişi üzerine İngiliz heykeltıraş Charles Fuller tarafından yapılır. Fuller heykeli Floransa'da tamamladıktan sonra bronz dökümü Münih'te yapılmış.
Abdülaziz, iktidarını görselleştirmek amacı ile bu heykeli yaptırmıştı ancak halkın tepkisinden çekinildiği için bir meydana değil, Beylerbeyi Sarayı'nın içinde sergilemeyi daha uygun görmüştü.
Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra bu heykel Topkapı Sarayı'na getirilir. 1922'de Halife Abdülmecid zamanında ise Bağlarbaşı'ndaki Abdülmecid Efendi Köşkü'ne götürülmüştür.
Halen müzeye dönüştürülen Topkapı Sarayı'na 1924'te geri getirilen heykel, günümüzde Beylerbeyi Saray Müzesi'ndedir. (Bu konuda Wikipedia da ansiklopedik bir bilgi de mevcuttur.)

***
Şimdi gelelim konunun bir başka yönüne. İslam’da Resim ve Heykel Yasağı varmı, varsa bunun aslı nedir?
Sanat Tarihi profesörü, felsefeci ve düşünür Suut Kemal Yetkin’den aktarmaya çalışalım.
İslam dininde ve İslam ülkelerinde resim ve heykel VIII. yy. sonlarına kadar serbestçe yapılmıştır. Ancak bu dönemeden sonradır ki, bunlara karşı zaman zaman ve yer yer tepkiler gösterilmeye başlanmıştır. Tartışılan konu canlı varlıkları resim ve heykelle cisimlendirmenin İslam dinince yasak olup olmadığıdır.
Oysa Kuran’da bu konuda açıkça yasaklayan tek bir ayet bulunamıyordu. Yalnızca puta tapmayı yasaklayan Maide (Sofra) süresinin 99. Ayeti mevcut idi. Buna göre de puta tapmak ile resim ve heykel yapmanın aynı şeyler olmadığı çok açıktı.
Tartışmayı temel kaynak ve rehber olan Kuran üzerinden çözemeyen yasak yanlısı taraflar hemen bazı hadislere sarıldılar. Bu hadislerin çoğu da şüpheli görülen hadislerdi. Bunlardan doğruluğu en fazla kabul edilen birisi üzerinde durmakta fayda vardır.
“Musavvirler, kıyamet gününde şiddetle azaplanacak ve onlara <<yarattıklarınızı diriltin>> denecektir.” Buhari’de (810-870) geçen bu hadis, Miladi 922 yılında ölen Muhammed bin Cerirut-Tabari’de de şu açıklama ile aynen geçmektedir: “Buradaki müsavvirlerden maksat, tapınmak için resim ve heykel yapanlardır.”
Bu açılamayı 987 yılında ölen Ebu Ali el Farisi’de aynen tekrarlar: “Musavvirlerden maksat, Tanrının resim ve heykelini yapanlardır.”
Bu örneklerden de anlaşıldığı üzere resim yapmak da heykel yapmak da serbesttir. Ama bu yaklaşım ve açıklamalara rağmen İslam dünyasının birçok yerinde yüzyıllar boyunca resim ve heykellerin yapılmasının yasak olduğu anlayış hep var olmuştur.

Sanat Tarihçileri ve İslam Sanatı uzmanları dönemin Arap kaynakları ve tarihçileri üzerinden daha peygamber döneminden başlayarak, ilk halifeler, özellikle Emevîler ve Abbasiler dönemlerinden, Gazneliler de Fatımiler ve Timur dönemlerinden pek çok örnek vermekte. Bunların bir kısmı da bugün başta Topkapı Sarayı olmak üzere dünyanın pek çok müzesinde sergilenmektedir.
Denilebilir ki bunların çoğu sivil mimari örneklerinde, saraylarda, kasırlarda, konaklarda, hamamlarda bulunmuştur ya da bulunmaktadır. Dini mimaride örneği yoktur. Doğrudur ama durum tan olarak böyle değildir. İslam tarihinin daha ilk yüzyılında bile (ve sonraki dönemlerde) heykeller yapılmakta, özellikle mezar taşlarında ölünün yaşamı ile ilgili kadın ve erkek figürleri bulunmakta.
Eğer Kuran tasviri yasak etseydi bütün bunların hiçbirinin olması düşünülemezdi, mümkün olmazdı. Ancak, İslami anlayışa göre tanrı, zaman ve mekândan <<münezzeh>> olduğu, <<doğmamış – doğurmamış>> olduğu için resim ve heykel olarak cisimlendirilerek ibadet yeri olan camiye girememiştir.
(Suut Kemal Yetkin (1903-1980). İki kez Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı ve bir dönem de rektörlüğünü yapmıştır. Aynı zamanda Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü kurucusudur. “İslam Ülkelerinde Sanat”. Cem Yayınevi. İstanbul 1974. Sayfa 179-189)
Dostlukla.