Yunus Türkölmez, " Anadolu Uygarlıklarının Araştırılmasına Bir Bakış " başlıklı yazısının ilkini okurlarına sundu...
“Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken söylenmemiş bir masal gibi Anadolu.” Faruk Nafiz Çamlıbel.
Bu konuşmamda Anadolu’nun uygarlık tarihinde oynadığı rol ve üzerindeki somut kalıntıların değerlendirilmesine toplu bir bakış yapacağız. Konuşmama kültürün kısa bir tanımını yaparak başlamak istiyorum.
Kültür; toplumların tarihi süreç içerisinde biriktirdikleri maddi ve manevi ürünlerin tamamından oluşur. Dolayısıyla toplumların kendilerine özgü olan ve gelecek nesillere aktardıkları maddi ya da manevi her şeydir. Bu manada bir toplumu, diğer bir toplumdan farklı kılabilen, geçmişten beri değişerek gelen ve devam eden bir bütünüdür.
Geçmişte yaratılmış olan tüm değerler insanlığın ortak malı sayılsa da toplumlar kendi tarihi gelişmeleri içinde yarattıkları sanata milli sanat” olarak bakarlar. İnsan çevresiyle bir bütündür. Türk milli sanatı deyince Türkler, Türkiye dışında da sanat eserleri yaratmışlardır. Türkiye’de de Türklerden önce sanat eserleri yaratılmıştır. Bu nedenle “Türkiye Sanatı” (ki buna Anadolu Sanatı demek daha doğrudur) ile “Türk Sanatı” farklı kavramlardır.
Ülkemizde bir grup yorumcuya göre Milli Sanat, sadece Türk’lerin yarattığı sanattır. Türkiye’nin (Anadolu’nun) Türklerden önceki sanatı milli sanat açısından bizi ilgilendirmez derler. Göktürk Sanatı, Uygur Sanatı, Selçuklu Sanatı, Osmanlı Sanatı vb. Türk Sanatıdır. Ancak bu sanatların ve bunların Türkiye’deki Türk sanatıyla ilişkilerini araştırmakla yetinirler.
Diğer bir grup yorumcuya göre ise Türk Sanatı bugün Türkiye’de yaşayanları ilgilendirmesi açısından Türkiye Sanatıdır ki buna Anadolu Uygarlığı demek daha doğru olur demiştik. Bu gruptakiler Anadolu’daki tüm kültür katmanlarının sanat alanındaki ürünlerini incelemeliyiz der.
Bu ikinci gruptakilere göre günümüz insanı ile çevresi arasındaki ilişki birinci plandadır ve önemlidir. Çünkü insan maddi bir çevre içinde yaşar ve çevresinden soyutlanmaz.

Şimdi tüm gününü Ege’de Hellenistik çağdan kalma ünlü Didim Apollon Tapınağının (ki bu tapınak döneminin en ünlülerinden biridir) yanında geçiren Türk köylüsünün yaşantısındaki en önemli fiziksel çevre özelliklerinden biri de şüphesiz o tapınaktır. (Şimdi artık orası da şehrin içinde kaldı). Peki, şimdi biz; bu tapınak Türkler Anadolu’ya gelmeden çok önce yapılmıştır ve bu tapınağın inancı dinimize aykırı diye sanat tarihinin dışında mı bırakacağız? Tabii ki hayır, bu çok anlamsız bir şey olur.
Ama biz bunun yanında Uygur resmi ve fresklerinden, Timur Sarayındaki minyatürlerinden, Osmanlı Sarayındaki minyatürlere kadar ve oralardaki sanat eserleriyle Osmanlı sanat eserleri arasındaki ilişkiyi görmemezlikten gelemeyiz. Eski bir atasözü var ya tıpkı onun gibi. “Türkü yine o türkü, yalnızca sazlarda tel değişti”.
Değişik çevrelerden sanat ürünlerinin bugün Türkiye’de yaşayanları farklı yönlerden ilgilendirdiğini böylece görüyoruz. Ülkemizde Hitit eserleri, Roma tiyatroları, Bizans kiliseleri, Selçuklu – Osmanlı camileri günlük çevremizin bir parçasıdır. Oysa Türkiye dışındaki Türk sanat eserleriyle sadece manevi bir bilinçle, tarih ve zaman bağlamında bir bağlantı kuruyoruz ki şüphesiz bu da çok önemlidir. (devam edecek)
Yabandan gül istemem Özümden diken getir Gönlümü almak için Bana kendimden getir.
Neyleyim el malını Sen bana benden getir Anlamam el sözünden Şiiri Emrah’tan yahut Yunus Emre’den getir.
*Bu çalışma 4 Mayıs 1981 tarihinde İ.Ü. Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisi olarak Bayrampaşa Tuna Lisesi’ndeki staj dönemi sonunda, lise son sınıf öğrencilerine yaptığım sunumdur. Tam 45 yıl sonra sizlerle paylaşmak istedim.