Yunus Türkölmez, " Öyle Bir İstanbul İşte…" başlıklı yazısını okurlarına sundu

İnsan burada aklına geleni yapabilir. Avrupa’da bir sigara yakıp külünü Asya’da silkeleyebilirsiniz.

Burada bütün milletler emrinize muntazırdır. Ermeni traş etmek, Yahudi kunduralarınızı boyamak, Türk sandalla dolaştırmak, Zenci hamamda keselemek, Rum kahve pişirmek ve hepsi sizi kandırmak üzere.

Gezintilerinizde Olympos karıyla yapılmış şerbetler bulusunuz. Boğazınıza düşkünseniz Nil Suyunu, mideniz hassassa Fırat, asabi iseniz Tuna suyunu içebilirsiniz.

Şekerleme yapmak için mezarlıklar, gam dağıtmak için Galata köprüsü, hayal kurmak için Boğaziçi, pazar gününü geçirmek için Prens adaları, Anadolu’yu görmek için Bulgurlu tepesi, Haliç’i seyretmek için Galata kulesi, her tarafı görmek için Serasker kulesi var.

Bütün bunlara rağmen garipliği güzelliğinden fazla olan bir şehirdir İstanbyul. Aklımızın ucundan bile geçmeyen şeylerin hepsi, burada hep beraber gözümüzün önüne serilir.

Üsküdar’dan Mekke’ye kervan gittiği gibi eski payitaht Bursa’ya da ekspres tren kalkar. Topkapı sarayının esrarlı surlarının arasından Sofya’ya giden demiryolu geçer.

Mukaddes şaraplı ekmeği taşıyan Katolik papaza Türk askerleri refakat eder, halk mezarlılarda eğlenir, hayat ölüm, zevk ve sefa birbirine sarılır, birbirine karışır.

Öyle Bir İstanbul İşte… (2)

İlk günlerde hiçbir şey anlamaz insan. Akşamları geri dönerken bir seyahatten dönüyormuş gibi olursunuz. Şaşırıp kalırsınız bir intiba ötekini yok eder, arzular üst üste yığılır ve zaman akıp gider.

İçine düşülen şaşkınlıktan kurtulabilmek için İstanbul tepelerinin yamaçlarında kıvrıla kıvrıla giden binlerce küçük sokaktan birine girmelidir. Bu sokaklar huzurludur. Buralarda esrarlı ve gizli Şark bütün cepheleriyle sakin sakin seyredilebilir.

Çeyrek dakikalık bir yol yürünür ama ne ne kimseye rastlanılır ne de bir ses duyulur. Bütün kapılar kapalıdır, zemindeki bütün pencerelerde demir parmaklıklar vardır. Ama başınızı kaldırıp bakınca bir aralıktan hemen kaybolan bir saç örgüsü veya pırıl pırıl bir göz görürsünüz.

Siz kimseyi görmezsiniz ama sizi binlerce göz görür. Yalnız olduğunuz halde kalabalığın içindeymişsiniz gibi gelir. Adımlarınızı sıklaştırır, halinize tavrınıza bir çeki düzen verir, gözlerinizi yere indirirsiniz.

Yanınızdan pek az insan geçer, hiçbiri size bakmaz, yalnız bazen arkanızdan “Gavur!” diye bağırıldığını duyarsınız ve dönüp bakınca küçük bir oğlanın bir kapı veya pencere aralığından kaybolduğunu görürüsünüz.

Bazı defa küçük evlerden birisinin kapısı açılır, siz bir harem güzelinin görüneceğini ümit edersiniz ama onun yerine şapkalı, uzun kuyruklu elbiseli, “Au revoir” (Fransızcada "hoşça kal" veya "görüşmek üzere) diye fısıldayan ve ağzınızı bir karış açık bırakarak uzaklaşan Avrupalı bir hanım çıkar.

Bir başka sakin Türk sokağında birden bir boru sesi duyar ve dörtnala koşan atlar görürsünüz. Dönüp iyice bakarsınız, o da ne? Gözlerinize inanamazsınız, bu fark etmediğiniz rayların üzerinde giden büyük bir atlı tramvaydır. İçerisi Türkler ve Frenklerle doludur. Üniformalı sürücüsüyle, tarife ilanlarıyla Viyana veya Paris’tekilere benzeyen bir tramvay.

Bütün bunlar size şaka veya yanlışlık gibi gelir gülmeye başlarsınız. Avrupa’nın canlı bir tasvirindeymişsiniz gibi düşünürken birden tiyatroda dekor değişmesi gibi kendinizi Asya’da bulursunuz.

Bu tenha sokaklardan dev çınarların hemen her tarafına gölge verdiği küçük bir meydana çıkarsınız. Bu sokaklardan geçerek selatin camilerinin yükseldiği büyük meydanlara gelince bu heybetli yapıların önünde şaşırıp kalır insan.

Bu sokaklarda adım başı bir nezaretten (Bakanlık) ötekine gidip gelen paşa arabalarına zabitlere, konakların harem ağalarına, memurlara, yaverlere, memurlara, bir alay hizmetkara ve yanaşmaya rastlarsınız.

Burada büyük bir imparatorluğun payitahtı belli olur ve insan buna bütün ihtişamı içinde hayran kalır. Büyük ve güzel olan her şey Tanrıya veya onun yeryüzündeki gölgesi olan sultana aittir, gerisi geçicidir.

Öyle Bir İstanbul İşte… (1)

Ama yolunuzda ilerledikçe evlerin rengi solar, çardaklar çöker, çeşmelerin yalakları yosunla örtülür. Çatlak duvarlar, ahşap minareli, etrafı çalı ve ısırgan otuyla çevrili ufacık camiler, harap türbeler, kırık merdivenler, içinde moloz yığılmış üstü kapalı geçitler… İnsan bir muammayı çözmek istermiş gibi uğraşıp durur. (…)

Hiçbir şehir içinde yaşayan halkın tabiatını ve felsefesini İstanbul kadar iyi temsil edemez. Gölgeli avluların içinde şadırvanlarda abdest alan Türkler, duvar diplerine bağdaş kurmuş dilenciler, revakların altında salına salına gezen yaşmaklı kadınlar görülür. Her şey sakin ve her şey hüzün ve hazla örtünmüş gibidir.

İnsan bir gün bir ömür burada yaşamak ister, ertesi gün ayrılıp gitmek ister. Ya bütün bu karmaşıklığı kaleme almak isteyince ne olur? Şeytan bazen masanın üzerindeki bütün kitapları kağıtları topla, pencereden fırlat at diyor.

Büyük şeyleri yazabilmek için onlardan uzaklaşmak, iyi hatırlamak için de biraz unutmak gerekir. (…)

• Edmond de Amicis’in 1981 yılında Kültür Bakanlı tarafından yayınlanan. “İstanbul 1874” adlı eserinden özetlenerek hazırlanmıştır. Bu müthiş gözlem ve tasvir yeteneği ve tarih bilgisi ile insanı kendisine hayran bırakan yazar Edmond de Amicis. Başlık “Öyle Bir İstanbul İşte” kitapta olmayıp tarafıma aittir.