16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu askerî, siyasî ve ekonomik durum devleti her alanda bir dönüşüme zorlamıştır. Bu dönüşümün sebep olduğu sorunlardan biri bu yüzyılda Anadolu şehirlerini kasıp kavuran suhte olaylarıdır. Bu olaylara sebep olanlar ise medrese öğrencileridir. Bu medrese öğrencilerinin en çok isyan halinde olduğu bölgelerden biri de Kastamonu, Bolu ve Çankırı civarı olmuştur.

Suhte isyanları özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde Anadolu’nun bütün medreselerine yayılmış olup, Suhteler önceleri 20-30 hatta 150 kişilik gruplar halinde halktan cer, kurban, nezir adı ile salgın toplarken sonradan işi eşkıyalığa dökmüşlerdir. Suhte isyanları köy ahalisi Hristiyan olan bölgelerde sadece kent merkezlerinde etkili olurken Müslümanların yoğun yaşadığı bölgelerde taşraya yayılmıştır.

1559’da Anadolu’da ve Rumeli’de Osmanlı Yevmli Ordusu’nun* mühim bir kısmını oluşturan tımarlı sipahilerin çoğunun şehzade Beyazid’in etrafında toplanması sancakların bunlara emanet edilemeyeceğini gösterince isyancılara karşı Müslüman gençlerden oluşan “il erleri” adıyla milis kuvvetler oluşturulmuştur. Devlet iki suhtenin bile silahlı olarak yan yana gezmesini yasaklamışsa da ayaklanmaların önüne geçilememiştir.

(*Yevmli / Gündelikli Ordu. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Bayezid'in Anadolu'da sancak beyliği yaparken yevmlü adıyla topladığı askeri birlikler. Bunlar gündelik (yevmiye) usulüyle maaş alan paralı askerlerdi)

Bir meslek sahibi olabilmek amacıyla köylerinden kalkıp gittikleri medreselerde bu gençleri birer eşkıya ya da isyancı olmaya iten nedenler

bu yüzyılda Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum ile yakından ilgilidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın uzun süren padişahlık döneminde, Osmanlı Devleti artık doğal sınırlarına ulaşmıştır. Bu dönemde doğuda İran’a, batıda Avusturya ve Macaristan’a yapılan uzun, yorucu ve masraflı seferlerin toprak ve ganimet bakımından çok kazançlı olmamakla birlikte malî bakımdan da hazineyi zora soktuğu bilinmektedir.

Bununla birlikte Avrupa’da meydana gelen bazı olaylar, Amerika kıtasının keşfiyle Avrupa’ya aktarılan altın ve gümüşün yarattığı ekonomik dönüşüm, Avrupa monarşilerinin birbirleriyle kıyasıya rekabet içine girmeleri, ateşli silah teknolojisinin gelişmesi Osmanlı Devleti’ni her alanda bir dönüşüme zorlamıştır. Bu dönüşüm, iç ve dış siyasette bazı sorunlara yol açmış ve sorunlar, yine bu dönemde artan nüfusa paralel olarak daha da büyümüştür.

Artan nüfusa ve uzun süren seferlere karşılık eskisi gibi yeni toprakların fethedilememesi bu nüfusun barındırılması ve geçimi meselesini beraberinde getirmiştir.

Öte yandan Anadolu coğrafyası XVI. yüzyılın ortalarından itibaren bir takım iklimsel koşulların etkin olduğu bir zaman dilimine girmeye başlamıştır. Buna coğrafyacılar “geç buzul çağı” adını vermekte ve genel bir soğuma evresinden bahsedilmektedir

16. yüzyılın ortalarında bu dönüşümün sebep olduğu ekonomik durum, geçimini temin etmekte zorlanan köylüyü, toprağından ve köyünden ayrılmaya ve büyük şehirlere göç etmeye zorlamıştır. “Çift bozan” adı verilen bu kişiler, şehirlerde “levendât” ve “suhtevât” ismiyle bir araya gelerek ayrı karakterde ancak birlikte hareket eden grupların meydana gelmesine neden olmuşlardır.

“Levendlerin, köylerden büyük şehirlere gittiklerinde ve kendi başlarına kaldıklarında sekiz-onu bir araya gelerek haramî, hırsız, soyguncu bir eşkıya grubu kurabilmenin dışında başka yapacak işleri yoktu. Bunlara sebepleri yukarıda anlatıldığı üzere durumlarından hoşnutsuz olan ve fırsat kollayan suhte grupları da eklenince olaylar daha da büyümüştür.”

Suhte İsyanlarının Niteliği Ve Nedenleri Hakkında 1

Köylerde geçimlerini temin etmekte zorlanan aileler, çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmak kaygısı ile onları büyük şehir ve kasabalardaki medreselere göndererek bir çözüm yolu aramışlardır. Ayrıca medreselerde vakıflar aracılığıyla öğrencilere yeme-içme, barınma ve burs imkânı sağlanması aileler için buraları bir fırsat haline getirmiştir.

Böylece, medrese önlerinde ihtiyacın çok üzerinde öğrenci birikmeye başlamıştır. Zira kırsalda ve kentte yaşayan reaya çocuklarının askerî sınıfa dâhil olabilmelerinin yollarından biri, medresede tahsil görerek bir kadroya girmeleridir. Ayrıca, 16. yüzyılın ortalarında mevcut sipahi adaylarının dahi askerî sistemde istihdamı zorlaşmaya başlamıştır.

Böylece, medresede öğrenci olmak askerî sınıfa geçmenin en kolay ve en mümkün yolu haline gelmiştir. Askerî sınıfa dâhil olmanın ise vergiden muaf olmakla birlikte toplumda saygınlığı ve daha müreffeh bir hayatı beraberinde getirdiği bir gerçektir.

Ancak medrese mezunları için bir kadroya atanma durumu eskisi kadar kolay olmayacaktır. Çünkü 16. yüzyıldan itibaren müderris, kadı ya da başka bir kadroda görev alabilmek için mülâzemet usulü*anlamında sıra beklemek gerekli hale gelmiştir. (*Mülazemet Usulu: Medrese mezunlarının müderris veya kadı olabilmek için isimlerini resmi bir deftere kaydettirip sıra bekledikleri usul)

Ancak bu yüzyılın sonlarında bu usul de bozulmaya başlamıştır. Sıradan medrese mezunları görev almak için sırada beklerken voyvodalar, subaşılar para karşılığında sıra beklemeden mülâzemet satın alarak kadı olmaya başlamışlardır. Bunlardan başka Şeyhülislam, Kazasker, Padişah hocası, Mevleviyet kadıları (yüksek dereceli kadılık), Vezir ve Beylerbeyi çocuklarının on dört on beş yaşlarına gelmeleriyle sıraya girmeden birdenbire müderris ve kadı oldukları görülmüştür.

Konu ile ilgili en kapsamlı çalışması bulunan Mustafa Akdağ bu durumu “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası Celali İsyanları isimli eserinde şöyle anlatmıştır:

“Köyde geçimlerini teminde zorluk çeken aileler için genç çocuklarını medreseye yollayarak hem imaretlerde barınmalarını temin etmek ve hem de okutmayı istemek kadar tabii bir şey olamaz.

Bu gençler, kasaba ve şehirlerdeki medreselere giderek imaretlere yerleşiyor ve bu suretle “suhte” oluyorlardı. 1550 sıralarında bütün medreseler tıklım tıklım dolu idi. Her sene müderrislerinden icazet alan binlerce talebeden çok azı görev alabiliyordu. Geri kalan suhteler imaretlerde yığılıp kalıyordu” (Akdağ 1995: 69-70).

Bilindiği gibi Mühimme Defterlerindeki kayıtlar, berat ve fermanların suretleridir. Divan toplantılarında alınan kararlar padişah tasdikinden geçtikten sonra bu defterlere kaydedilmişlerdir (Kütükoğlu, 2020: 519-522).

Bölgenin coğrafi yapısının, idarî örgütlenmesinin, nüfusunun ve medrese sayısının iyi bilinmesi gerekmektedir. 16. yüzyılda genel olarak Kastamonu sancağı, merkez Kastamonu kazası olmak üzere Göl, Araç, Taşköprü, Küre, Ayandon, Hoşalay, Daday, Boyabad, Durağan ve Sinop olarak 11 kazaya ayrılmıştır.

1530’lu yıllarda Kastamonu sancağında 11 medrese ve bir de muallimhane tespit edilmiştir. Bu medreselerden beşi merkez kaza Kastamonu’da olmak üzere ikisi Taşköprü’de diğerleri ise Göl, Küre, Boyabad ve Sinop’ta bulunmaktadır (438 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (937/1530), 1994: 48-65).

Bu bilgilere göre bölgede sayıca en fazla medrese Kastamonu ve kazalarında bulunmaktadır. Bu durum, suhte ayaklanmalarının Kastamonu ve çevresinde daha fazla çıkmasının bir sebebi olabilir. Kastamonu’nun Taşköprü ve Göl kazaları dışında özellikle Sinop, Gerze, Boyabad ve Küre başta olmak üzere tüm kazaları belgelerde geçmektedir.

İsyan çıkan yerde medrese bulunması kadar elbette bölgenin coğrafi yapısı da önemlidir. Bölgenin dağlık oluşu suhte eşkıyasına örgütlenme, kaçma ve saklanma imkânı vermiştir. Ayandon, Sinop ve Boyabad dağlarından Kızılırmak’a; Çankırı’da Tosya, Bayramlı ve Kargı dağlarından Kızılırmak’a; Bafra dağlarından Durağan’a kadar olan bölge suhte isyanlarına sıklıkla maruz kalmıştır. Hatta değerlendirilen belgelerde Kastamonu Beylerinin Suhtelere karşı başarısız olması bölgenin dağlık oluşu ile ilişkilendirilmiştir (Mühimme, 28: 484).

16. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında meydana gelen nüfus artışı bu sancaklarda da yoğun olarak hissedilmiştir. Sadece İstanbul’un nüfusu bir milyona yaklaşmıştı. Bu nüfus artışının bekâr genç nüfus artışını da beraberinde getirdiği düşünülebilir. Özellikle suhte ve levend olarak toplananların hemen hemen hepsinin bekâr olduğu düşünüldüğünde bu tespit önem kazanmaktadır.

Belgelerden anlaşıldığına göre; bu gençlerin bir kısmı, okumak düşüncesinden çok, sığınmak amacıyla medreselere doluşuyorlardı. Böylece, medrese önlerinde, ihtiyacın çok üzerinde öğrenci birikmeye başlamıştı.

Tahrir defterlerinde bekâr erkek nüfus anlamına gelen mücerredlerin sayısı, Kastamonu sancağında ve Sinop örneğinde önemli bir yekün tutmaktadır.

Ayaklanmalara sebep olacak gelişmelerden biri de bu yüzyıllarda sancaklarda meydana gelen muhassıl* sayısındaki artıştır. Muhassıl sayısındaki artış da bölgede başlayacak olan suhte ayaklanmalarının habercisidir. (*Muhassıl: Devlet gelirlerini ve vergileri toplayan görevliler)

Bölgede ayaklanmalar merkezin asilere karşı uyguladığı politikalar ve alınan önlemler nedeniyle 1576’dan sonra karakter değiştirmeye başlamıştır. Bu yıldan sonra Suhteler daha güçlü ve kalabalık gruplar halinde daha kanlı eylemlere girişmişlerdir.

Devletin 16. yüzyıldaki durumu, suhte olayları bakımından değerlendirildiğinde, özetle şöyle toparlanılabilir. Özellikle Kanuni döneminin sonlarında meydana gelen Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid arasındaki taht mücadelesi ve bu mücadele sırasında 1559’un sonlarında Şehzade Bayezid’in isyanı hem taşrada hem de merkezde büyük etkiler bırakmıştır. Bu isyanla devletin içine sürüklendiği ağır siyasi bunalım, özellikle medreselerin yoğun olduğu yerlerde suhte ve levendlerin açıkça isyan durumuna geçmeleri için zemin hazırlamıştır (Akdağ, 1995: 108, 163).

Bu hareketlenmeye medrese öğrencilerinin ruhsal ve psikolojik bunalımı ve ahlak dışı eylemleri de eklenince devlet için durum, işin içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Şikayetlere karşı merkez, tedbir olarak sancağın koruyucu gücü dışında her kaza ve sancağa bir muhafız çavuş, zaim*, müteferrika** ve bunun gibi kişileri görevlendirmeye başlamıştır.

(*Zaim: Osmanlı tımar sistemi içerisinde geliri yıllık 20.000 ile 100.000 akçe arasında olan topraklara zeâmet, bu toprakların yönetimi ve gelirleri karşılığında asker yetiştirmekle yükümlü olan, aynı zamanda sancakbeyi ile tımarlı sipahiler arasında görev yapan devlet memurlarına ve kumandanlara da zaim denilmekteydi)

(** Müteferrika: Osmanlı döneminde padişahın veya devlet büyüklerinin yanında çeşitli özel görevleri yürüten saray görevlilerine verilen isimdir)

(Devam edecek)