Suhte İsyanlarının Niteliği ve Nedenleri Hakkında 2

XVI. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Osmanlı Devleti yine savaş halindedir. Bir taraftan İran seferleri devam ederken diğer taraftan da Avusturya ve Macaristan’la savaş sürmektedir.

Devir Kanuni Sultan Süleyman devridir. Çeşitli iç huzursuzluklar ve vezaret kavgaları da yönetimi olumsuz etkilemektedir. Ama bu sıkıntılarının hiç birisi şehzadeler olayı kadar yönetimi ve toplumu etkilemiş değildir. Önce Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi (1553), ardından Şehzade Cihangir’in ölümü (1553) sonra da toplumsal gerilimde en büyük payı olmak üzere Şehzade Bayezid’in isyanı (1559 sonu) vakaları, payitahtta ve tüm taşrada derin izler bırakmıştır. (Akdağ, 1975, s.108,109).

Bu durum ve devletin içine sürüklendiği ağır siyasi bunalım, medreselerin yoğun bulunduğu bölgelerde öğrencilerin açıkça isyan durumuna geçmeleri, leventlerin de bir çekirge uçkunu çapında her yanı kaplamaları için uygun ortamı sağlamıştı.

16. yüzyılın ortalarında, bir yandan nüfusun hızla artması, öte yandan toprak kazandıran savaşların ve zaferlerin durması, vergilerin de giderek ağırlaşması yüzünden, köylerden kentlere ve zengin yörelere nüfus akını başlamıştı. Bu fazla nüfusun eritilebileceği, yararlı hâle getirilebileceği bir alan yoktu. Diğer bir ifadeyle, genç ve dinamik nüfusun memnun olmadıkları statülerini değiştirme imkânı daralmış bulunmaktaydı

İsyanların başladığı ilk yıllarda 1560’da Bolu’dan sonra Boyabad, Durağan ve Sinop taraflarında da suhteler, bu defa diğer eşkıya gruplarından “haramzadeler” ile birleşerek zekât ve sadaka adına fukaranın zorla parasını, koyununu ve sığırını almak suretiyle eşkıyalık faaliyetlerine başlamışlardır.

Bu durum, Kastamonu beyi Süleyman Bey tarafından merkeze raporlanmıştır. Raporda, sancakta idamı gereken birçok kişinin olduğu ancak bunların vergi tahsildarları tarafından devlete borçları olduğu bahanesiyle cezalandırılmadıkları bilgisi de yer almaktadır.

Kendisi hukuka uygun bir şekilde davranarak eşkıyanın üzerine adamlarını göndermişse de vergi tahsildarlarının sadece alacağını kurtarmak amacıyla idamları gerçekleştirmemesi ve onları serbest bırakması olayların kontrol altına alınmasını zorlaştırmıştır. Süleyman Bey, raporunda haramzadelerin ve idamı gerekenlerin haklarından gelinmediği sürece eşkıyalığın artarak devam edeceği konusunda merkezi uyarmıştır.

Suhte ve diğer eşkıya gruplarına karşı girişilen mücadelede ele geçirilen eşkıyalar içerisinde hazineye çokça borcu olanların idam edilmemelerinin devlet tarafından da desteklendiği bilinmektedir. İdam edilecekler arasında devlete borçlu olması yüzünden hayatı bağışlananlar olduğu gibi aynı suçu işlemiş bir başkası idam edilebiliyordu (Akdağ, 1995: 221-222). Böyle bir durum, olayların başından itibaren suçluya göre değişen, adil olmayan uygulamaları beraberinde getiriyor ve isyanlar önlenemiyordu.

1560’tan 1565’e kadar mühimme kayıtlarında bölgede suhte eşkıyalığı ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak fırsat kollayan suhteler Kanuni Sultan Süleyman’ın son yıllarında onları tekrar harekete geçirmiştir. En nihayetinde 1565’te Kastamonu’dan Divan’a gelen Abdullah, bölgede suhte ve suhte adına hareket eden bazı eşkıya gruplarının akçe salıp gece ve gündüz ev bastıklarını anlatmıştır.

1565 yılında Malta kuşatması ve 1566’da Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi Zigetvar ve Eğri seferi, taşrada sancakbeylerinin emrindeki sipahilerle birlikte sefere gitme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.

Bu durum, sancakların yine boş kalmasına, suhte ve diğer eşkıya gruplarının kolaylıkla isyan çıkarmalarına zemin hazırlamıştır. Sancakbeylerinin yerlerine bıraktıkları kethüdaları ise suhteleri bertaraf etmek için yeterli desteği bulamamıştır.

Nitekim bu durum, Kastamonu beyi tarafından divana mektupla bildirilmiş ve sancakbeyleri seferde iken kethüdalara Kastamonu, Mane ve Sinop kalelerinden hisar eri ve at talep etmeleri durumunda kendilerine zorluk çıkarılmamasını istemiştir. Divandan sancakbeyinin talebi olumlu karşılanarak 1566 yılında Kastamonu kadısına ve dizdarına kethüdalara mühimmat desteği yapılması konusunda talimat verilmiştir (Mühimme, 5: 1090).

Ancak Kastamonu dizdarı Hacı Mehmed’in kalede kaybolan zahire ve eşyalar konusunda teftiş edilmemek için kethüdası Kubad’la birlikte kaçması büyük bir talihsizlik olarak ifade edilebilir. Çünkü eşkıyaya karşı kullanılmak üzere mühimmat istendiğinde yeni dizdar, eski dizdarın muhasebesi görülmeden mühimmat vermek istememiştir.

II. Selim’in saltanatı sırasında 1570 yılında Kıbrıs seferinin başlaması ve 1571’de İnebahtı Savaşı 1574’te Tunus’un fethi yaşanırken Kastamonu sipahileri ve hisar erlerinin uzun süredir donanma seferinde olması dolayısıyla bölgede suhteler adına hareket eden birçok eşkıyanın isyan halinde olduğu her fırsatta merkeze iletilmeye çalışılmıştır. Müslümanların mallarına, kadın ve kızlarına musallat olarak isyan çıkardıkları haberleri bu yıllarda merkezi fazlasıyla meşgul etmeye başlamıştır.

II. Selim’in vefat etmesi üzerine Ocak 1575’te tahta çıkan III. Murad hemen 1576’da İran Şahı Tahmasb’ın ölümü üzerine Safeviler’de meydana gelen taht kavgalarından yararlanmak için, uzun sürecek bir İran seferi başlatmıştır (Kütükoğlu, 2020: 172-176).

Bu durumdan faydalanan Ayandon, Sinop ve Boyabad dağlarında haramilik yapan ve bölgede bütün eşkıya grupları emrinde toplayan Ardıçoğlu ve Gökosman isimli levend suhteler isyan etmişler

Devlet, suhte isyanlarının her geçen yıl artarak devam etmesinin sorumluluğunu artık bölgedeki sancakbeyi ve kadılara yüklemeye başlamıştır.

Sinoplu ve Gerzeli suhteler ile birlikte kervanı bastıklarını ve Lehlileri öldürdüklerini sonra da cesetlerini suya attıklarını itiraf etmişlerdir.

Ayrıca iki yük eşyadan bir yük eşyayı suhtelere bir yük eşyayı da eminin evine göndermek suretiyle ganimeti de paylaştıklarını ifade etmişlerdir.

Kastamonu beyinin konuyla ilgili merkezi bilgilendirdiği mektubunda olayın soruşturulmaya devam ettiğini, hizmetkârın hapsedildiğini, olaydan sorumlu olanların ise yakalanmak üzere olduğunu bildirmiştir.

Bölgede olaylar ilk olarak 1559’da Bolu’da isyancılara karşı Zaim Süleyman Bey’in görevlendirilmesi ile başlamaktadır. Bunlar, Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid arasındaki kavgadan faydalanmak isteyen suhtelerin giriştikleri olaylardır.

Sonra Kanuni’nin ölümü ve Selim’in tahta çıkması olayları tetiklemiş ve her geçen yıl isyanlar artarak devam etmiştir. Özellikle sancakbeyi ve askerlerin seferde olduğu zamanlarda fırsat kollayan suhte ve diğer eşkıya grupları bir elebaşının etrafında örgütlenerek isyan halini almışlardır. İsyanlara karşı geniş yetkilerle görevlendirilen sancakbeylerinin özellikle bölgenin dağlık olması sebebi ile isyanları bastıramaması bölgeden merkeze sıklıkla iletilmiştir. Bu sebeple sancakbeyi ve kadılar görevlerini layıkıyla yapamadıkları için merkez tarafından sürekli eleştirilmişlerdir.

Bir taraftan da isyancı suhtelerin kadı, müderris ve eş, dost ve akraba tarafından korunması yine sipahiler başta olmak üzere diğer ehl-i örften destek görmeleri isyanların büyük boyutlara ulaşmasına sebep olmuştur. Buradaki halk evini barkını terk edip gitmek durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Özellikle kervanların suhteler tarafından baskına uğraması bölgede ticaret yapılamaz hale getirmiştir.

Özetle toparlamak gerekirse;

Osmanlı medreselerinde talebeler için önemli avantajlar bulunduğu bilinmektedir. Yeme, içme ve barınma gibi ihtiyaçlar medrese vakıflarınca karşılandığı gibi talebelere belirli miktarlarda burs da tahsis edilmekteydi. Bu türden cazip imkânlarla öğrenim görmek, mezuniyet sonrasında da devlet kademelerinde ya da dini kurumlardan birinde küçük de olsa bir post elde etmek, geçimlik için önemli bir avantaj sağlamaktaydı.

Dahası klasik Osmanlı toplum tasnifine göre, berat ile elde edilen küçük bir görev dahi yeni bir statü demekti. Beratla ataması yapılan herkes askeri sınıfa dâhil olmakta, bu da ilgiliye başlangıçta önemli vergi bağışıklıkları sağlarken toplumda da farklı bir konum elde edilmesine ve daha saygın ve müreffeh bir hayata evrilme imkânı vermekteydi.

Medrese önüne gelen gençlerin tümünün bu beklenti ve avantajları düşünerek geldiğini iddia etmek abartılı olacaktır. Ancak, her talebe namzedi en azından medrese dâhilinde hayatını belirli ölçülerde kolay idame ettirecek şartlar bulunduğunu biliyordu.

Bu sebeple, ister tarımsal faaliyetlerde görülen zorluklar, isterse medresenin cazip imkânlar sunması sebebiyle olsun, XVI. yüzyılın ortalarında medrese önlerine çok sayıda gencin yığıldığı muhakkaktır. Kapasiteleri sınırlı olan medreselerin tüm talepleri karşılamadığı, dışarıda, medrese önünde bekleme ve toplanmaların yaşandığı yine belgelerden anlaşılmaktadır.

Medrese önünde toplanan talebe adaylarının, sayıca fazlalaşması ve kapasite sorunu yüzünden içeri alınmamaları sorunu büyüyerek, dönemin belgelerindeki ifadeyle, “suhte şekavetine” dönüşmesi için fazla beklemeye gerek kalmadı.

Medrese imkânlarından faydalanamayan öğrenci adaylarının bir araya gelerek etrafa zarar vermeye başlamaları, halktan zorla yiyecek, barınma ve mal mülk almaya başlamaları, doğal olarak tepkilere yol açtı.

Suhte ve levent taifesi olarak adlandırılan bu gruplardan hangilerinin suhte, hangilerinin levent ya da suhte kılığına girmiş serseri takımı olduğunu ayırt etmek mümkün değildi.

Bu grupların etrafa saldırmaya, halka zarar vermeye başlamaları başka grupların bazen yerel idarecilerin de olaya dâhil olmasına yol açıyordu. Ama çoğunlukla yerel idareciler, vakıf mütevellileri, kadılar, sancak beyleri ve tüm askeri zümre ya da malına canına kastedilen halk, bu suhte ve levent taifesinden yazılı olarak şikâyetlerde bulunuyordu.

Payitahta mektup ya da adam göndererek yapılan bu tür şikâyetlerde, suhte ve levent gruplarının ne tür eylemler yaptıkları, halka ne gibi zararlar verdikleri açık bir şekilde dile getirilmekteydi. Dahası etraftaki bazı kamu görevlileri ve imaret yetkilileri de suhteler gibi davranarak halkı soymaya başlamıştı.

Suhte ya da suhte kılığına girmiş serseri takımı ile levent taifesinin yaptığı eşkıyalık mala mülke zarar vermekle de kalmıyordu. Çoğu yerde bunlar, halkın canına ve çoluk çocuğunun hayatına da kast edecek boyutlara ulaşıyordu.

Medrese önünde yığılan suhte taifesi, suhte suretinde hareket eden serseri taifesi ve levent gruplarının, İmparatorluğun neredeyse en görkemli döneminde tüm Anadolu’da halka ve yönetime zarar vermeye başlamaları, aslında daha büyük olayların habercisiydi.

Suhte ve levent taifesinin bu eşkıyalık hareketleri, başka grupların da kendilerine katılmaları sürecini beraberinde getirecek, savaşlardan kaçan ya da hakkını alamayan kapu halkı ile sipahiler de eşkıyalık yapmaya başlayacak, ardından da Celali İsyanları dediğimiz büyük toplumsal hareket dönemi başlayacaktır.

Maalesef artık daha kanlı ve daha organize isyanlar dönemine girilmiştir.

Bu süreçlerden en fazla zararlı çıkanların kırsalda, köylerde yaşayan halk olduğu muhakkaktır. Ben de bu yazı dizisiyle özellikle Kastamonu halkının yaşadığı sıkıntılı ve huzursuz günlerine, senelerine dikkat çekmek istedim.

Umarım doğru mesajlar vermeyi ve bilgilendirmeyi biraz olsun başarabilmişimdir. Dostlukla.

*Alıntı ve atıflar için Tarihçi Mustafa Akdağ’ınTürk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası; Celâlî İsyanları” adlı eserinden ve internet üzerinde mevcut diğer açık kaynaklardan faydalanılmıştır.