Ağlamayan çocuğa meme vermezler atasözü, hakkını aramayı, sesini duyurmayı ve taleplerini açıkça dile getirmeyi bilmeyen kişilerin istediklerine ulaşamayacağını ifade eder. Bu nedenle deniyor ki, kişinin hak ettiği bir şeyi alması için beklentilerini veya yardıma ihtiyacı olduğunu çevresindekilere iletmesi gerekir.

Kişinin bir haksızlığa uğradığında ise sesini çıkarması şarttır. Sessiz kalan, hakkına razı olan veya pasif davranan kişilerin fark edilmeyeceği ve bu sebeple isteklerinin yerine getirilmeyeceği belirtilir.

Yani sesini yükseltmeyen kimseye hakkını vermezler.

Eğer endişelerinizi veya memnuniyetsizliğinizi dile getirmezseniz, uğradığınız haksızlıklara tepki vermezseniz başkaları sorunları ele almayabilir veya bir çözüm önermeyebilir.

Bu atasözü, felsefi ve siyasi bağlamda hak arama, talep etme ve görünürlük ilkelerini ifade eder ama insan sadece arzulayarak bir şeye ulaşamaz; arzusunu eyleme, atasözüne göre ağlamaya / çığlığa dökmelidir.

Varoluşçuluk felsefesi, kişi toplumsal düzende sesini çıkardığı, tepki verdiği ölçüde var olur ve fark edilir der.

Nedensellik felsefi yaklaşımı ise, hayatta hak edilen şeylerin kendiliğinden gelmeyeceğini, her kazanımın arkasında bir çaba ve talep olması gerektiğini vurgular. Siyaset bilimi ve sosyoloji açısından bu söz, yönetim ile halk arasındaki ilişkiyi özetler.

Söz konusun edilen şey kamu yönetimi ve kamusal hizmetler olduğunda ise durum biraz daha belirginleşir. Sorunların anlık veya tesadüfi değil, denetimsizlikler ve yanlış politika tercihleri yüzünden zamanla birikmesi, hizmetin yavaş işlemesi, yetersiz olması veya hizmetin hiç verilmemiş olması durumları da kamu idareleri açısından ciddiyetle ele alınması gereken bir durumdur.

Siyasi terminolojide buna Politik İhmal da deniyor. Tepki göstermeyen, her durumu kabullenen kitleler, siyasi aktörler tarafından göz ardı edilir ve hak kaybına uğrar deniyor.

Özetle bu atasözü hem bireyin hayattaki duruşu hem de toplumların yönetim karşısındaki pozisyonu için "talep edilmeyen hak, verilmez" ilkesini savunur.

Varoluşçuluğa göre insan önce var olur, sonra kendi eylemleriyle kendi özünü yaratır. İnsan pasif bir alıcı değildir. Hayatta bir şey elde etmek istiyorsa, kendi iradesiyle harekete geçmelidir.

Tam da bu noktada Jean-Paul Sartre’ın felsefesinde konuya şöyle bakılmakta. "insan ancak eylemleriyle var olur." Ağlamak (ses çıkarmak), bireyin kendi kaderini tayin etmek için gerçekleştirdiği ilk bilinçli eylemdir. Sessizlik, kaderine boyun eğmektir.

Pragmatizm (faydacılık) teorik yaklaşımına göre ise; Sistem, teorik ihtiyaçlarla ilgilenmez. Ne zaman ki bir ihtiyaç pratik bir sorun yaratır (çocuk ağlar), sistem o zaman o sorunu çözmek için harekete geçer. Ancak o zaman meme verilir.

Sosyal Sözleşme Teorilerine göre ise (Hobbes, Locke, Rousseau)

İnsanlar bazı haklarını devlete devrederler ancak devlet görevini yapmadığında veya vatandaşın ihtiyacını karşılamadığında halkın "ses çıkarma" (direnme) hakkı doğar.

John Locke’a göre ise yönetim, vatandaşın taleplerine sağır kalırsa daha ağır bir sorun oluşmuş demektir. Ağlamak, toplum sözleşmesinin taraflarından biri olan halkın, haklarını hatırlatma mekanizmasıdır.

Nihilist yaklaşım ise, kaderciliği tamamen reddederek, her şeyi dış bir güce bırakan pasif felsefelerin tam karşısında yer alır.

"Nasıl olsa rızkım gelir", veya "Ben sustukça hakkım teslim edilir" düşüncesini reddeder. Hiç “ağlayan” yoksa, yetkili otorite kendiliğinden adil olmayacaktır. “Bu nedenle adaleti ve haklarınızı kendi çabanızla talep etmek zorundasınız” sözünü de hatırlatarak bu felsefi yaklaşımları noktalamak istiyorum.

Şimdi gelelim köyüme bir ev yapma hayaliyle çıktığım yolda yaşadıklarıma. Bu konuda 8 Temmuz tarihinde sosyal medya hesabımdan şu paylaşımı yapmıştım:

“Doğup büyüdüğüm köyümden İlk okul ve Köçekli Ortaokulunu bitirdikten sonra Lise eğitimi için İstanbul’a geldim.

Lise ve Üniversite eğitimi süresince her sömestri ve yaz tatilini köyümde ailemle birlikte geçirdim.

Askerlik sonrası çalışma hayatım süresince her yıl rahmetli annem ve babamı bahar-yaz başlangıcında köye getirip sonbaharda geri almak üzere ve bu süre arasında yıllık iznimin bir bölümünde köyüme gelip gittim.

Nur içinde yatsınlar annem ve babam rahmetli olduktan sonra da her yıl Ramazan ve Kurban Bayramları ağırlıklı olmak üzere ikişer defa mezar ziyaretleri için gelip gittim.

Bu arada ailemizin büyüklerini köyde yaşayan ağabeyimi ziyaret için ve cenazelerimiz ve daha birçok sebep için gelip gitmelerim herkesçe bilinir.

Bunca yıldan sonra köye bir ev yapmaya niyetlendik.

Evet çok geç kaldığımın farkındayım. Bunca yılın ihmalinin sorumluluğu bana ait.

Bir süre iki kızımın yetişmesi ve kendi yollarını çizebilmeleri için üzerimize düşen görevler, bir süre ev yapıp yapmamadaki kararsızlığım, ev yapma maliyetini, bütçeyi denkleştirememe vb.... pek çok sebeple geciktim.

Ama sonunda bir karara vardım. Evet köye başımı sokacak bir ev yapmalıyım.

Önce yetkili bir mimarlık bürosu ile ön görüşmelerimi yaparak yola çıktık. Yerinde keşifler yapıldı ve bir karara vardık.

Bunun için ekte konumları da görülen ve tek hisse sahibi olarak %100'ü bana ait olan Köyiçinde iki parselimin birleştirilmesinin daha iyi olacağına karar verdik.

Köye Ev Yapma Hayalimiz Kastamonu Bürokrasisinde (1)

Bu süreci başlatmak için Kastamonu İl Merkezinde Lisanslı bir Harita ve Kadastro Mühendislik Bürosu ile Sözleşme İmzaladık.

Yetkili mühendislik bürosu gerekli çalışmayı yaparak resmi süreci başlattı.

-Tarih 21 Mayıs 2026 Perşembe. Saat 11.35'de de Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü (TKGM) resmi adresinden de talebimizin kayda alındığına dair SMS Mesajı bilgisi geldi.

-15 Haziran 2026 tarihinde de buna dair sözleşme ile fen kaydı açılarak dosyaya işlendi.

Bugün tarih 8 Temmuz 2026 Çarşamba.

Henüz dosyamız Tapu Kadastro bürokrasisinde işlem sürecinde.

Başlarken doğrusu sürecin daha ilk işlemde bu kadar süreceğini, uzayacağını düşünmemiştik.

Bu bizi yani beni ve eşimi biraz endişeye düşürdü.

Çünkü her işlemde süreçler böyle ilerlerse eğer, bundan sonra imar ve inşaat izni için talep oluşturulup dosya açılması, Zemin Etüdü laboratuvar süreci, Özel İdare süreci vb. (varsa diğer kurumlar) gerekli tüm yasal ve zorunlu süreçler için sanırım inşaat sezonu yetmeyecek.

Ve sonrası inşaat ve imalat süreçleri için koca bir bahar - yaz - güz süreci yetmeyecek.

Çünkü bu süreçlere sadece ağır yürüyen bürokrasi değil, iklim koşulları da (yağmur, özellikle aşırı yağışlar, çamur, sıcak soğuk, tipi vb) müdahil oluyor.

Yani prefabrik bir ev yapmak için bile 6 ay yetmeyecekmiş gibi görünüyor!

İstiyoruz ki her şey yasal, bütün imalatlar fenni standartlara uygun olsun. Ne bir torpilli süreç ne de kirletilmiş ilişkilerin etkilediği süreçler olsun.

Köye Ev Yapma Hayalimiz Kastamonu Bürokrasisinde (2)

Ama İŞTE SÜREÇ BU DEĞERLİ DOSTLAR.

Daha yolun başındayken bu tablo biraz ürkütüyor.

Yaşım 64. Üç hafta sonra bitiyor 65'e gireceğim.

"Bu yaşa kadar köye ev yapmamışsın da bundan sonra da yapmayıver. Şurda kaç yıllık ömrün kalmış da hevesleniyorsun. BOŞUNA MASRAF ETME" diyenler olursa (ki bazen bunu diyen dostlar oluyor) onlara da saygı duyarım.

Ama işte ata toprağı söz konusu olunca, büyük ebeveyinler, dedeler, ana-baba o topraklarda yatarken işini köyle duygusal bağı böyle biraz başka oluyor.

Bu toprakların hamuruyla yoğrulmuşuz. Kastamonu vilayetinin bir ferdiyiz. İstiyoruz ki burada bir izimiz kalsın.

Taşköprü Postası gazetesine yazdığım köşe yazılarıyla biraz da vefa borcumu ödemek için yöresel kültürümüze ve tarihimize, yöresel değerlerimize ağırlık veren, ele alan yazılarımla arınca kararınca bir katkı sunabilmek için çabalıyorum.

BU KİŞİSEL BİR SORUN DEĞİL. ÖYLE ANLAŞILSIN İSTEMİYORUM.

Bu süreçler mesleki olarak işin içerisinde olanlar için belki de normal.

Ama bizim gibi yaşamın önemli bir bölümünü geride bırakan ve önünde kalan yaşam süreci açısından zamanı biraz daha verimli kullanmak isteyenler için pek öyle olmuyor maalesef.

Belki kamu eleman azlığı, belki iş yoğunluğu... ama zaman akıp gidiyor işte.

İstiyorum ki bu toprakların insanları, ekmek kavgası ve gelecek kaygılarıyla ayrıldıkları yurtlarına geri dönerken Kastamonu Bürokrasisi biraz daha hızlı işlesin.

Okuyan tüm dostlara sevgi ve saygılarımla.”

İşte bu yakınmalardan sonraki süreçte yaşananlar.

-29 Temmuz tarihinde yani ilk mesajdan (21 Mayıs) 40 gün sonra TKGM’den ikinci bir SMS mesajı geldi. Hem de iki adet. … nolu Kadastro başvurunuz alınmıştır diyor.

-31 Temmuz günü de memnuniyet anketi isteyen bir SMS mesajı daha geldi.

Ve ilk başvurumuzdan tam 82 gün sonra gelen telefon…

Artık sinirlerimizin iyice gerildiği bir anda 11 Ağustos tarihinde sabah saatlerinde Taşköprü Tapu Müdürlüğünden gelen sevindirici telefon. “Birleştirme işleminize ait işlemler sonuçlandı, tapunuz hazır. İstediğiniz zaman gelip alabilirsiniz.”

-Birkaç dakika sonra da TKGM’den gelen mesajla yatırılması gereken harç ve Döner Sermaye bedelleri bildirildi. Hemen ardından randevu mesajı.

Ertesi günü hemen bu işlemleri yaparak yeni tapumuzu aldık. Evet sonu mutlu bitti ama inşaat sezonunu da yitirdik gitti. Çünkü şimdi imar ve inşaat izni için plan/projemizle birlikte yeni resmi başvuru yapacağız.

Bakalım dosya ne kadar zamanda çıkacak?

Zemin etüdü vb. işlemleri derken inşat sezonu kapanır mı endişesi var. İnşaatı ilçe merkezinden yaklaşık 18-20 km. uzakta orman köyünde olması da bu anlamda bir dezavantaj tabi.

Zaman kaybı nedeniyle maliyetlerdeki artış da bize ceza olarak geri dönüyor doğal olarak.

Son söz yerine…

Tek dileğim bu yeni süreç biraz daha hızlı işler. Ayrıca diliyorum ki bu konuda kamu yönetiminde yeni bir anlayışla SÜREÇ YÖNETİM MODELLERİ oluşturulur. İşin nevi ve türüne göre her işlem için sistem bir süreç ataması yapar ve işler o tarih aralığında sonuçlandırılır ve vatandaş mağdur edilmez.

Çok şey mi istiyorum dostlar.

Yoksa ünlü halk ozanımız Aşık Mahzuni Şerif’in dediği gibi “Ankara’da Dayın Yoktur, Mamudo Kurban Niye Doğdun” şarkısını hep birlikte söylemeye devam ederiz.

İstiyorum ki, tüm toplumca sanki kutsal bir metinmiş gibi geçerliliğini kabul ettiğimiz “Ağlamayana meme vermezler” sözü günümüz kamu bürokrasisinde “Ağlasan da meme vermiyorlar” şekline dönüşmesin.