“İstanbul’a geldiğimizin dördüncü günü ilk büyük gezimizi yapmaya karar verdik” diyerek başlar anlatmaya…

“Arkadaşımla ben erkenden köprüye gelmiş, günü nasıl geçireceğimizi bilmez bir haldeydik. Geceye kadar yürüsek bile Haliç’in bütün kuzey sahilini dolaşalım dedi. Bir Türk ahçı dükkanında yemek yer, bir çınarın gölgesinde şekerleme yapar, sonra da kayıkla döneriz... teklifi kabul ettim.

Yanımıza tütün ve bozuk para alıp şehir haritasına bir göz attıktan sonra Galata’ya doğru yola koyulduk. İstanbul’u iyi görmek isteyen okuyucu bizimle beraber gelmek zahmetine katlanmalıdır. Galata’ya varıyoruz. Gezimiz oradan başlayacak.

Istanbul Köşe (2)

Galata, eskiden Bizanslıların büyük mezarlığının bulunduğu, Haliç ile Boğaz arasında denize doğru uzanmış bir tepenin üzerine kurulmuştur. Burası İstanbul’un merkezidir. Hemen hemen bütün sokakları dar ve dolambaçlıdır.

İki yanlarında meyhaneler, tatlıcılar, berber, kasap dükkanları…

Rum ve Ermeni kahvehaneleri, tüccar yazıhaneleri, işyerleri ve külüstür evler vardır. Tıpkı Londra’nın kenar mahalleleri gibi loş, rutubetli ve vıcık vıcık çamurludur.

Aceleci, telaşlı bir kalabalık, hamallara, arabalara, eşeklere, atlı tramvaylara yol vere vere sokaklarda koşuşup durur. İstanbul’da hemen (hemen) bütün ticaret bu semtte yapılır.

Istanbul Köşe (3)

Borsa, gümrük, Avusturya Lloyd (1) ve Fransız Mesajeri (2) yazıhaneleri, kiliseler, manastırlar, hastaneler, mağazalar buradadır. Bir yeraltı treni Galata’yı Beyoğlu’na bağlar.

Sokaklarda sarıklarla fesleri görmeseniz Şark’ta olduğunuza inanamazsınız. Her tarafta Fransızca, İtalyanca ve Ceneviz dili konuşulur. Cenevizliler burada kendi memleketlerindeymiş ve buranın sahibiymiş gibi davranırlar. Tıpkı limanı keyiflerine göre kapattıkları ve imparatorların tehditlerine top atışıyla cevap verdikleri zamanlarda olduğu gibi. Fakat eski kuvvet ve kudretlerinden kala kala koca duvarlar ve ağır kemerlerle desteklenmiş birkaç kağşamış evle Voyvoda’nın oturduğu köhne binadan başka bir şey kalmamıştır.

Istanbul Köşe (4)

Bir vakitlerin Galata’sı hemen (hemen) tamamen kaybolup gitmiştir. Binlerce harap ev iki uzun yolu açabilmek için temelinden yıkılmıştır. Bu yollardan biri Beyoğlu’na çıkar, diğeri Galata’nın bir başından öteki başına, denize muvazi (paralel) olarak uzanır.

Arkadaşımla ben, büyük atlı tramvaylara yol verebilmek için her an kendimizi dükkanlara atarak bu ikinci yolda yürümeye başladık. Tramvayların önünde ellerindeki değnekle yolu açan, belden yukarısı çıplak Türkler koşuyordu.

Istanbul Köşe (5)

“Her adım başında kulaklarımız yeni bir nağra ile çınlıyordu.

Türk hamal: ‘Savulun!’,

Ermeni saka: ‘Var mu su!’,

Rum saka: ‘Ciro nero!’,

Eşek sürücüsü: ‘Burada!’,

Şekerlemeci: ‘Şerbet!’,

Gazete Müvezzii: ‘Neologos!’,

Frenk arabacı: ‘Varda! Varda!’ diye bağırıyordu.

On dakika sonra kulaklarımız duymaz oldu.

Istanbul Köşe (6)

Bir yerde yolun döşenmemiş olduğunu hayretler içinde farkettik. Taşlar yakında sökülmüş gibiydi. Ne olduğunu anlayabilmek için durup baktık. İtalyan bir tacir merakımızı giderdi. Bu yol Sultanın Sarayına gider. Birkaç ay önce, hünkâr alayı buradan geçerken Haşmetpenah (haşmetli /majesteleri) Abdülaziz’in atının ayağı sürçmüş ve hayvan yere kapaklanmış, buna sinirlenen iyi kalpli Sultan atının düştüğü yerden sarayına kadar olan kısmında yol taşlarının sökülmesini emretmiş.

Hatırda kalması gereken bu yerde seyahatimizin doğu sınırını tesbit ederek geriye doğru ve sırtımızı Boğaziçi’ne dönerek, bir sürü küçük, karanlık, pis sokağa girip çıkmak suretiyle Galata kulesine doğru yöneldik.

Galata şehri açılmış bir yelpazeye benzer ve tepenin üzerine yerleşmiş olan kule bu yelpazenin sapı gibidir. Kule çok yuvarlak, çok yüksek ve koyu renklidir. Tepesinde bakırdan yapılmış mahruti (konik) bir çatısı vardır. Çatının altında koca şehirde ortaya çıkacak en ufak bir yangın alametini haber vermekle mükellef bir gözcünün gece gündüz nöbet tuttuğu (…) çepeçevre camlı geniş pencereler bulunur.

Istanbul Köşe (1)

Ceneviz Galata’sı, Galata’yı Pera’dan ayıran ve artık hiçbir izi kalmayan sur çizgisinin tam üstünde yükselir. Ve artık kule (burada) çarpışırken ölen Cenevizlilerin şerefine dikilmiş eski İsa Kulesi değildir. Zira Sultan II. Mahmud kuleyi yeniden inşa ettirmiştir. Daha önce de III. Selim zamanında da bir tamir görmüştü.

Bununla beraber, kule daima Cenevizlilerin şanıyla taçlanmış bir âbidedir ve bir İtalyan bu kuleyi, anavatan bayrağını asırlar boyu yükselten ve Şark İmparatorlarıyla boy ölçüşen şu bir avuç gözüpek ve kahraman tücacr, denizci ve askeri gururla düşünmeden seyredemez.

Kuleyi geçer geçmez insan kendini bir Müslüman Mezarlığında bulur…”

Yazar bundan sonra Galata Mezarlığını anlatarak Pera’ya çıkar.

******

Ünlü İtalyan yazar Edmondo De Amicis (3), 28 yaşındayken 1874 yılında İstanbul’a gelir ve büyük bir heyecanla gezdiği İstanbul’da görüp yaşadıklarını daha sonra Costantinopoll (4) adlı eserinde anlatır. Galata’yı anlatırken de semtin ana ruhunu böyle yansıtır. Eseri Türkçeye çeviren Prof. Dr. Beynun Akyavaş’ın deyişiyle,

“… O neyle alâkalanacağını ve nasıl alâka çekeceğini bilen, baktığı şeyi gören ve gösterebilen bir sanatkârdır.”

O aynı zamanda ilk gençlik döneminde bir İtalyan subayı olarak orduda görev yapmış ve üçüncü İtalyan Bağımsızlık Savaşına katılmıştır.

********

(1)- Avusturya Lloyd (Österreichischer Lloyd): 1833 yılında Trieste'de kurulan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun en büyük deniz taşımacılığı ve vapur şirketiydi. Şirket, Akdeniz ve Doğu limanları ile Avusturya arasında düzenli yolcu, yük ve posta taşımacılığı yaparak Osmanlı İmparatorluğu kıyılarında da mühim bir ticari rol oynamıştır.

(2)- Fransız Mesajeri: 19. yüzyılda kurumuş olan Fransız denizcilik ve posta şirketidir. Şirketin asıl asıl adı Messageries Maritimes olup Osmanlı döneminde Fransız Mesajeri adıyla anılır. Şirket, Osmanlı limanları ile Fransa arasında yolcu, yük ve posta taşımacılığı yapmıştır.

(3)- Edmondo De Amicis: 1846 yılında Oneglia^da doğmuş ve 1908 yılında Bordighera’da ölmüştür. İl gençlik yıllarında İtalyan ordusunda bir subay olarak görev yapmış ve buradaki anılarını da yayınlamıştır.

Çok sayıda eseri olan yazarın (romancı, öykü yazarı, şair) en tanınmış eserlerinin başında ise 1866 yılında yayınlanan Çocuk Kalbi isimli romanı gelir.

(4)- Constantinopoll isimli bu eserini 1878-79 yılında İtalyanca olarak basıldıktan çok kısa bir süre sonra önce İngilizce ve Almancaya, daha sonra da Fransızcaya çevrilmiştir. Böylece o dönemde dört dilde yayınlanan sayılı eserlerden birisi olmuştur.

Eser, Prof. Dr. Beynun Akyavaş tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 1981 yılında Kültür Bakanlığı Yayını olarak Ankara’da basılmıştır. Eserdeki grafik çizimler Cesare Bisoe’ya ait olup orijinal baskısında yer almaktadır.

(Cesare Biseo: 1843-1909. Daha çok Şark temalı eserleriyle bilinen İtalyan ressam.)