Müslüman olarak ölmek? Nasıl bir hayal bu? Böyle bir hayal, böyle bir istek olur mu? Olmuş. Bu duanın sahibi, herkesin bildiği ve kıskandığı, ondan sonra gelenlerin hemen hemen herkesin az çok hakkında bilgi sahibi olduğu Yusûf Peygamber... Onun hayatı, herkes tarafından merakla öğrenilmek istenilen hikayelerin başında gelir. Hakikaten dünyada var olup da ona dair ilgi ve alakası olmayan var mı? Bilmiyorum... Onunla ilgili temel noktamız hep onun hikayemsi şeklinde hayatı oldu. Oysa Yusûf (as)’un hayatta yaşadıklarına dair verdiği tepkiler ve hayata bakış açısı ve hayat serüveni dikkatimizi çekmeli idi. Mesela Yusûf’un, en sultan olduğu zamanda Rabbinden ne istedi acaba? Yusûf, Rabbine ne için ve ne zaman niyazda bulundu?
Yusûf... Varlığı-yokluğu, üzüntüyü-mutluluğu, kalabalığı-yalnızlığı, acıyı-tatlıyı, ihtişamı-köleliği, kuyunun dibini saltanatın zirvesini kısaca hayatta görülebilecek ne varsa hepsini en zirvede gördü ve yaşadı. Ama buna rağmen o hep teslim olmayı bildi ve dünyayı o şekilde terk etmek istedi.
Yusûf Kıssasını biliriz bilmesine ama ya sadece Züleyha’da kalırız ya da Mısır’a sultan olmasında. Oysa Yusûf Peygamber’in hayatının sonralarında Rabbine yaptığı duayı gözden kaçıramayız onun anlamak istiyorsak. O şöyle demişti her duyguyu ona yaşatan Mâlik’ine. “Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da âhirette de beni yönetip himaye eden (sahibim) sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” (Yusûf 12/101)
Yusûf... “Ey Rabbim!” diye söze başlıyor. Niye Rabbim dedi? Bu kavramı anlamak ve öğrenmek zorunda her mümin (müslüman). Çünkü yaşadığı hayatın anlamı, bu kavrama hakkını vermekle mümkün hale gelmektedir. Bu kelimenin anlamını kavramadan yaşamak, kişiyi Allah’tan uzaklaştırıp kişiye dünyanın sahibini unutturur. Çünkü Rab, “bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar kademe kademe inşa edip geliştirmek” için vardır. İnsanın hayatında da her şey, onun gelişimi için vardır. Sadece gelişim değil, aynı zamanda “mâlik, seyyid, idare eden, terbiye eden, gözetip koruyan, nimet veren, ıslah edip geliştiren, mâbud” etmek için de lazımdır. Rab, terbiye ederken aynı zamanda korumasını da bırakmıyor, elini eteğini çekmiyor. Bu sebeple olsa Yusûf, “Ey Rabbim!” diyor. Yusûf, yaşadığı hayatın bir tekamül seyri için gerekli olduğunun farkında olan bir insan. Ve Yusûf, kendisini Allah’a teslim etmiş hayatının her çağında ve her yaşadığında.
Yusûf, Allah’ın kendisine verdiği nimetleri fark edip bunu dillendiriyor, görmezden gelmiyor. Yusûf, kendisinin acizliğini fark ediyor ve Allah’ın lütfuyla bir şeylere sahip olduğunun bilincinde olarak hem dua ediyor ve hem yaşıyor. Nimeti dillendirip “... Bana iktidar verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin...” derken en güzel kıssanın sahibi olduğu hayatını kendim meydana getirdim demiyor. Ve Yusûf’u Yusûf yapan şeylerin Allah’ın izniyle ve yardımıyla olduğunu biliyor. Yusûf, nankör değil; Yusûf, vefasız değil; Yusûf, kibirli değil; Yusûf, bencil değil; Yusûf, şımarık değil; Yusûf,, kendisine verilen şeylerin kendisinden alınacağının farkında olarak hayatının her evresinde Allah’a teslim olmayı biliyor. Ve Yusûf, mülkün sahibinin kim olduğunu biliyor.
Yaratmak... “... Ey gökleri ve yeri yaratan! ...” Yusûf... Allah’a yine Allah’ın bir esması ile sesleniyor. Yusûf’un gönlünde ve her anında Allah var. “yaratan” anlamındaki hâlik kelimesinin Arap dili uzmanlarına göre temel mânasının “takdir” olduğu kabul edilir. Mütercim Âsım Efendi, takdir kelimesinin Türkçe karşılığını “oranlamak ve ölçümleme” (Kāmus Tercümesi, III, 835) şeklinde anlam verir. Buradan hareketle hâlik, “planlı ve amaçlı (bir anlamda şuurlu) bir şekilde yaratan” diye tanımlanır. Allah’ı, O’nun azameti ve sıfatlarıyla dillendiriyor. Yusûf’un hayatında her şeyiyle ve her anında onun Allah’a teslim olmasına şahit oluyoruz. Yusûf’u Yusûf yapan da bu teslimiyet değil mi? O zaman Yusûf olmak, gerçekten zor bir olay. Çünkü Yusûf, kendisine yapılan ve kendisinin faili olduğu hayatın şikayetinde olarak değil yani kendini merkeze alarak değil Allah’ı merkeze alarak yaşadığı hayat için teşekkür ediyor Allah’a... Yusûf, şikayet makamına değil şükür makamına layık görüyor kendisini.
“Dünyada da âhirette de beni yönetip himaye eden (sahibim) sensin. ...” Ve yine Allah’ı tesbih ediyor O’nun bir başka sıfatıyla. Velî... Yusûf, ne kuyuya atıldığında, ne köle olarak satıldığında ne de Mısır’a sultan olduğunda dostsuz değildi. Onun yanı başında gönlünde hep Allah vardı. Çağın insanının en temel problemi olan yalnızlık, Yusûf’a hiç uğramadı. Çünkü Allah, Yusûf’un velisi olarak, ona çok yakındı ve onun hep yanında idi. Çünkü Yusûf, Allah’ı velî tayin ettiği için her işinde kendisinin işini üstleneceğini, ona yardım edeceğini ve onu hep seveceğini de biliyordu. Yusûf yalnız değildi onun dostu da arkadaşı da yardım edeni de hep Allah idi. Bu sebeple teslim olmayı seçti Yusûf.
Ve Yusûf, hayatta nasıl Allah’a teslim olmayı başardı ise ölüm anında da teslim olanlardan olmayı çok arzu etti hatta dua etti. Ve Yusûf, saltanatının zirvesinde iken bu duayı etti. Bunaldığında, kuyuya atıldığında, köle pazarında iken, Mısır Azizi’nin sarayındaki iftira esnasında veya hapishanede iken değil, babasının yokluğunda kardeşlerinin zulmünde değildi bu dua. Bu dua, Mısır’ın sultanının duası idi. Yusûf, her şeye hükmedeceği esnada yalvardı beni teslim olarak öldür diye. Ve Yusûf, kendisi iyi bir insan olduğu için dünyadan sonraki hayatında da iyi kimselerle dost arkadaş olmayı istedi. Çünkü Yusûf, iyi insanların var olduğunu ve onlarla hayatın da dünyanın da ahiretin de güzel olacağına inanıyordu. Biliyordu ki insanın bulunduğu ortam ona şekil verirdi ve bundan dolayı Yusûf, hayatında ve ölümünde ve sonrasında iyilerle olmayı tercih etti. Ve Yusûf, bunun olacağına inanarak teslim oldu Allah’a... Ve hiç şüphesiz ahirette de iyilerle olacaktır. Çünkü onun dostu, yardımcısı ve onu bu teslimiyetinden dolayı hiç yalnız bırakmayan bir Rabbi var idi. Ya sizin?