Yunus Türkölmez, "Galata Köprüsü Üzerinden…" başlıklı yazısını okurlarına sundu.
Kent ve kültür tarihi bakımından müthiş etkileyici bir gözlem ve tahlil.
İstanbul’da Avrupalı olan sadece topraktır. Zira etrafını çeviren küçük Hristiyan Mahallelerinin bile Asyalı bir hali ve karakteri vardır. Oysa Galata’nın başından Haliç’in karşı kıyısına uzanan çeyrek mil uzunluğunda ve dubaların üzerine oturan bu köprünün iki ayağı da Avrupa kıtasındadır. Aslında bu köprünün Avrupa’yı Asya’ya bağladığını söylemek daha doğru olacaktır.
Altınboynuz iki dünyayı sanki bir okyanus gibi birbirinden ayırır. Günde yüz bin kişinin geçtiği şu köprüden on senede bil bir fikir geçmez. (!)
Köprüde durunca bir saat içinde neredeyse bütün İstanbul’un geçtiği görülür. Bu hal güneşin doğuşundan batışına kadar durmadan dinlenmeden karşılaşıp karışan bitmez tükenmez bir insan akıntısıdır.
Bir şey görebilmek için köprünün küçük bir yerini seçmeli ve hep oraya bakmalıdır. Oraya buraya bakınca göz iyi göremez olur, zihin karışır. Kalabalığın her grubu bir halkı temsil eden bin renkli kocaman dalgalar halinde geçer.
En garip tip, kılık kıyafet ve her sınıftan insan topluluğu boşu boşuna hayal edilir. Yirmi adımlık bir yerde ve on dakikalık bir zamanda orada görülen efsanevi kargaşanın üzerinden bir fikir edinmek düşünebilecek bir şey değildir.
Koskoca yüreklerin altında iki büklüm olmuş koşarak geçen bir sürü Türk hamalın arkasında etrafa kaçamak bakan bir Ermeni kadının bindiği sedef ve fildişi kakmalı bir tahtırevan ilerler.
Yanda beyaz burnus’lu (1) bir bedevi ile ipek sarıklı ve mavi kaftanlı ihtiyar bir Türk’ün yanısıra peşinde işlemeli bir ceket giymiş tercümanıyla geç bir Rum atının üstünde geçer. Hemen önlerinde sırma şeritli bir vardacı’nın (2) koştuğu Avrupalı bir sefirin arabasına yol vermek için mahruti koca kulaklı, deve tüyü hırkalı bir derviş kenara çekilir.

Robert Mantran'ın İstanbul Tarihi isimli kitabının kapak fotoğrafıdır
Bütün bunlar görünmez ancak hissedilir. Daha geriye dönmeden kendinizi kocaman astragan kalpaklı bir sürü İranlı’nın ortasında bulursunuz. Bunların arkasından iki yanı yırtmaçlı harar (3) gibi sarı bir cübbe giymiş bir Yahudi çıkagelir.
Sırtındaki çuvalda çocuğunu taşıyan, saçı başı darmadağınık bir Çingene karısı, asası ve dua kitabıyla bir Katolik papazı, Rum, Türk, Ermeni kalabalığın içinde…
“Destur! Savulun!” diye bağıran bir koca Haremağası, mor ve yeşil feraceler (4) giymiş, beyaz yaşmak (5) örtünmüş harem kadınlarını taşıyan, çiçek ve kuş resimleriyle süslü bir Türk arabasının önünde gider.
Bunlarında arkasından Beyoğlu Hastanelerinden birinin rahibesi, kucağında maymunuyla Afrikalı bir esir ve falcı kılıklı bir lafazan.
Bütün bunlar belki her zaman için olağan bir şeydir ama İstanbul’a yeni gelenlere acayip görünür. Birbirinden bu kadar farklı olan bu insanlar burun buruna geldikleri halde Londra halkı gibi birbirlerine bakmadan geçip giderler. Kimse durmaz acele acele yürürler ve yüzlerce insandan birinin bile tebessüm ettiği görülmez.
Beyaz etekli, kuşağı piştovlu (6) bir Arnavut, koyun postuna sarınmış bir Tatar’ın yanından geçer; süslü püslü eşeğine binmiş Türk iki sıra devenin arasında telaşlı gider. Bir Arap atının üstündeki küçük bir şehzadenin lalasının arkasında bir Türk evine ait garip eşyalarla dolu bir yük arabası sarsıla sarsıla ilerler.

Yaya Müslüman, peçeli esire, kırmızı bereli uzun saç örgülü Rum, siyah faldettasını (7) başından geçirmiş Maltalı, eski Yahuda kıyafetinde Musevi, alacalı bulacalı bir Kahire şalına sarınmış zenci, hayalet gibi kapkara giyinmiş Trabzonlu Ermeni, bütün bu kadınlar, sanki oraya karşılıklı olarak birbirlerini göstermek için bilhassa konulmuşlar gibi birbirinin arkasından geçerler.
Bu sanki takip edilebilen bir süratle bir araya gelen ve durmadan bozulup değişen bir ırk ve din mozaiğidir. Gözü köprünün döşemesine dikip sadece ayaklara bakmalı. Âdem baba ayağından, Paris’in son moda fotinlerine kadar dünya yüzünde mevcut bütün pabuçların geçtiği görülür.
Türklerin sarı, Ermenilerin kırmızı, Rumların mavi, Musevilerin siyah pabuçları, sandallar, Türkistan çizmeleri, Arnavut tozlukları, açık küçük iskarpinler, Küçük Asya süvarilerinin rengarenk paçalıkları, sırma işli pantuflalar (8), İspanyol çarıkları, kadife, ip, bez, tahta pabuçlar… O kadar çok pabuç var ki, birine bakarken yüz tanesi görülür.
Bazen sırtında dev gibi kırbasıyla (9) bir saka, bazen ata binmiş bir Rus kadını, bazen hücuma kalkmış gibi görünen ve Cezayir askerlerine benzeyen imparatorluk askerleri… Sonra omuzlarında ikişer ikişer, üzerlerine koca denkler asılmış uzun sırıklar taşıyan bir Ermeni hamallar güruhu geçer. Ve nihayet vapura binmek için köprünün sağına soluna inen Türkler.
Burada kulağınıza zaman zaman birkaç Fransızca, İtalyanca kelimelerin de karıştığı bir uğultu, bir gürültü, yabancı sesler, boğazdan gelen notalar, anlaşılmaz kelimeler konseri gelir.
Bu kalabalıkta en çok dikkat çekeni ekseriya üçü beşi bir arada gezen ve ağır ağır yürüyen Çerkeslerdir. Bunlar Büyük Napolyon’un muhafızları gibi büyük kürk kalpaklar, siyah kaftanlar giyen, bellerinde bir hançer göğüslerinde de gümüşten bir fişeklik taşıyan sakallı, korkunç, güçlü kuvvetli adamlardır. (…)
Kitaptan Galata Köprüsüne ait desen çizim
Sonra Bizans papazlarının libaslarına benzeyen elbiseleri ve başlarını örten sırma çubuklu yağlıklarıyla Suriyeliler, dize kadar inen kaba ceketleri ve etrafı kürklü külahlarıyla Bulgarlar, parlak meşin kasketli ve beli madeni bir kemerle sıkılmış gömlekleriyle Gürcüler, baştan aşağıya nakışlar, püsküller ve parlak düğmelerle örtülü Ege Adalarından gelmiş Rumlar…
Kalabalık aradabir azalabilir, ama birden başka yığınlar ilerler, kırmızı fes ve beyaz sarık dalgaları ile bu Müslüman selinin üzerinde yüzüyormuş gibi duran silindir şapkalar, Avrupalı kadınların şemsiyeleri ve ehram (piramit) şeklindeki saç tuvaletleri görülür.
Burada sadece millet ve din çeşitliliğine dikkat etmek bile insanı sersemletir. Aziz François (10) tarikatından bir rahibin parlayan kafası, Ulemanın yeniçeri usulü kule gibi sarığı, daha ötede bir Ermeni papazının dalgalanan kara örtüsü, Beyaz gömlekli imamlar, rahibeler, Türk ordusunun yeşil elbiseli, palalı din adamları, Aziz Dominicus tarikatından (11) rahipler, boyunlarında tılsımlarıyla Mekke’den gelmiş hacılar, Cizvitler, dervişler geçip gider. (…)
Daha dikkatli bakınca insan bu kargaşalığın içinde tuhaf olan pek çok şey görebilir. Zavallı birinin elindeki parayı zorla alan bir şarlatan, bir sürü Asyalı külhaninin (kabadayı, serseri, hayta) ortasında şaşırıp kalan, daha o gün gelmiş çocukları feryat eden aileler, yol açmak için itişip kakışan erkekler…
Develer, atlar, tahtırevanlar, arabalar, öküzler, yük arabaları, yuvarlanan fıçılar, kızıl renkli eşekler, uyuz köpekler… Bazen de fevkalade güzel bir arabaya kurulmuş, peşinden yürüyerek gelen çubukçusu, muhafızı ve zenci kölesiyle üç tuğlu şişman bir paşa geçer. Göğsü bağrı açık, başı örtülü dilenciler sadaka istemek için arabanın kapılarına atılırlar.
İşi olmayan Haremağaları ağızlarında çubuklarıyla ikili, üçlü gruplar halinde geçerler. (…)
Yaldızlı sandıklarıyla kundura boyacıları, arkalıksız tahta iskemleleri ve leğenleriyle seyyar berberler, sucular, şerbetçiler hepsi Türkçe ve Rumca bağırarak kalabalığın içinde oraya buraya seğirtip durular. (…)
Adım başında pırıl pırıl bir üniforma görülür. Fesli, kızıl pantolonlu, göğsü nişanlarla dolu zabitler, paşa sanılabilecek saray seyisleri, silah deposuna benzeyen zaptiyeler, yandan bakınca arkası kabarık kocaman şalvarlarıyla zeybekler, serpuşları uzun beyaz bir tüyle süslenmiş, göğüsleri sırma şeritli hünkâr muhafızları, ellerinde kelepçelerle dolaşan zaptiyeler. (…)
İnsan renginin her türlüsü burada görülebilir. Bütün bu teferruatı görmeye ne zaman yeter ne de imkân vardır. Milletler ancak kaşla göz arasında fark edilebilir.
Kitaptan Galata Köprüsüne ait desen çizim
Bilen bir göz bu ummanın içinde Karaman ve Anadolu, Kıbrıs ve Girit, Şam ve Kudüs kıyafetlerini, Dürzüyü, Kürdü, Maruni’yi, Hırvat’ı ve Nil’den Tuna’ya, Fırat’tan Adriyatik denizine kadar yayılan karmakarışık cemiyetlerin sayılamayacak kadar çok olan çeşitlerini birbirinden ayırabilir.
Üç kıtanın payitahtı ve yirmi tabi memleketin kraliçesi İstanbul. Fakat bu tanım bile manzaranın büyüklüğünü anlatmaya yetmez. Burada Raphael kendini kaybedebilir, Rembrandt da saçını başını yolabilirdi.
İnsanın yanından bir bakarsınız cadalozlar, boyanmış, süslemiş, bir hastalıkla, ya da yara bereyle bozulmuş yüzler, dev gibi hamallar, salapurya gibi ayaklar (12) bir el kadar Çerkes ayakları, şişman Türkler, bir iskelet gibi kalmış zenciler geçer.
Renkler üzerine bir fikir sahibi olan insanın aklı başından gider. Aynı şekilde giyinmiş iki kişiye bile rastlanmaz. Başa sarılmış şallar, kareli mintan ve cepkenler, şalvarlar, kısa donlar, küçük etekler, ihramlar, yerlere sürünen kumaşlar, ceketler, geniş ve sarkık yenler, ruhban kıyafetleri, prensleri andıran dilenciler, kırma dantelli bol etek… Sanki dünyadaki bütün bitpazarlarının eskicileri burada.
Bu kalabalıktan doğan anlaşılmaz uğultunun üstüne her dilden gazete satan Rum çocuklarının tiz sesleri karışır. Bunun da üstüne hamalların gür avazı, kadınların kahkahaları, Kurandan ayetler okuyan ağmaların titrek nağmeleri, haremağalarının sesleri, sallanan köprünün boğuk gürültüsü hepsi birbirine karışır. (…)
Bütün bunların üstüne kara dumanı rüzgarla köprünün üzerine savrulan buharlı gemilerin düdük ve çan sesleri. Bu manzaranın neşe verici olduğu zannedilebilir ama aslında hiç de öyle değildir. İlk şaşkınlık geçince bayram renkleri solar, bu artık büyük bir karnaval alayı değil, bütün sefaleti, çılgınlığı ile inançların ve kanunların hudutsuz uyuşmazlığıdır.
İnsan ruhunda ne esrarlı ayaklanmalar var. Köprüye çıkalı henüz on beş dakika olmamıştı ama korkuluğa dayanmış, dalgın dalgın, elimdeki kalemle bir kirişin üzerinde karamalar yapıyordum. Kendi kendime şu ünlü söze hak verir oldum. “Seyahat etmek en hüzün verici zevktir.”*
***
1-Burnus: Kuzey Afrika'da geleneksel olarak erkekler tarafından giyilen, genellikle yünlü kumaştan yapılan, sivri kapüşonlu ve kollu/kolsuz uzun bir pelerin.
2- Vardacı: Dersaadet tramvay şirketinde atlı tramvayların önünde koşarak yüksek sesle "Varda!.. Dikkat, yol ver, sakın durma” anlamlarında uyarı yapan ve özellikle inişlerde at arabalarının ve atların frenlemesi işini organize eden, yapan görevliler.
3- Harar: Kıldan veya dayanıklı iplerden dokunmuş büyük çuval
4- Ferace: Tesettür giyimde sıklıkla tercih edilen, genellikle bol ve uzun kesimli bir dış giyim.
5- Yaşmak: Kadınların örtünmede kullandıkları, başla birlikte yüzü ve ağzı örten, iki parçadan oluşan bir kumaş parçası.
6- Piştov: Tabancanın atası. Kurşunu ve barutu namlusunda doldurulan tek atımlık yivsiz bir tabanca.
7- Faldetta: Malta adası kültüründe kadınların giydiği, başlığı ve şalı bir arada geleneksel pelerin veya kapüşonlu bir örtü.
8-Pantufla: Abadan (kaba, kalın yün kumaştan) yapılmış sıcak tutan ev terliği veya ev ayakkabısı. Günümüzde yaygın olarak bilinen panduf kelimesinin kökenidir.
9-Kırba: Eski dönemlerde sucuların (sakaların) omuzlarında su taşımak için kullandığı, deriden veya köseleden yapılan ağzı dar, altı geniş bir su kabı.
10-Aziz François Tarikatı: 1210 yılında Papalık tarafından da onaylanan mutlak yoksulluk, doğa sevgisi ve alçakgönüllülük ilkeleri üzerine İtalya’da kurulan bir Katolik dilenci keşişler cemaati.
11- Aziz Dominicus Tarikatı: 1215 yılında Aziz Dominik tarafından kurulan ve Papa tarafından 1216 yılında onaylanan bir tarikat. Dominiken ya da Vaizler Tarikatı olarak isim yapmışlardır.
12- Salapurya: İtalyanca kökenli bir kelimedir. Doğu Akdeniz'e özgü tek yelkenli kayıkları veya Kuzey Denizi'ndeki balıkçı teknelerine verilen ad. "Salapurya Gibi" deyimi ise günlük hayatta çok büyük olan, giyene veya ayağa fazla gelen, kaba, geniş ve hantal eşyalar, özellikle de ayakkabılar için kullanılan bir deyimdir.
* Edmondo De Amicis (1846-1908): “İstanbul 1874.” Yazarın bu eseri 1878-79 yılında İtalyanca olarak basıldıktan çok kısa bir süre sonra, önce İngilizce ve Almancaya, daha sonra da Fransızcaya çevrilmiştir. Böylece o dönemde dört dilde yayınlanan sayılı eserlerden birisi olmuştur.
Eser, Prof. Dr. Beynun Akyavaş tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 1981 yılında Kültür Bakanlığı Yayını olarak Ankara’da basılmıştır. Yazı “Köprü” başlıklı bölümden özetlenerek aktarılmıştır