Eğitimci-yazar Necati Doğanç, "Eller Yukarı (Hikaye)" başlıklı köşe yazısını okuyucularına sundu.

Bu gün araştırmalarım sırasında zamanın Vakit Gazetesinde 1941 yılında yayımlanan, Taşköprü’nün o zaman ki deri ticaretiyle uğraşan ileri gelenlerinin başından geçen bir olayın hikayesini paylaşmak istedim. İyi okumalar…

İlkbahardı. Hafız Ağa ile beraber Taşköprü’lülerin Gandilo ismini verdikleri Kandil Ağa, İsminin Cemil, Çarıkçı Rasim, Efe Kabadayı Boyabad’a deri toplamıya gidiyorlardı. Eşkiyaların Kastamonu köylerine sık sık baskın verdikleri seneydi. Ne Taşköprü,ne Kastamonu’dan hiç kimseler Yola çıkmıya cesaret edemiyordu. Zaten ağaların toplu gitmesindeki sebep de eşkıya korkusuydu. Taşköprü köprüsünden dışarı çıkıldığı zaman gün yeni sökmek üzereydi. Gandilo beyaz kıratı üzerinde, Efe,ceketi ve sırmalı cepkeni ile bir iki adım önde ilerliyor, sağda ve solda Hafız Ağa ile Cemil Ağa kafilenin bir yan muhafızı gibi, yahut bir avcı kümesi vaziyetinde ilerliyorlardı.

Kabadayı,Hafız Ağaya takıldı;

- Ağa be, Hafız Kadın ne koydu yol azığı acaba?

- Ulan puşt, yol üzeri takılacak adam beni mi buldun? İki yumurta ile bir sucuk koymuş sana ne? Taşköprü ile Boyabat arası altmış kilometredir. Atlar bu uzun yolu ferah ferah ikindiye doğru alabiliyorlardı. Onun içinde kafile yavaş yavaş ilerliyordu ve atların terkelerinde ağaların bir iki günlük azıkları ile şişkin heybeleri gözüküyordu.

Gandilo geri dönerek sordu;

- Ağa be! Birinci konağı nerde yapalım dersin?

Cemal Ağa;

- Nerde yapacakmışız dedi, elbette ki Çördük Çukurunda yapacağız.!

Söze Hafız Ağa karıştı;

- Ağalar, dedi. Vazgeçin şu Cemil Ağanın sözünden, Çördük Çukuru diyo! Çördük Çukuru çarıklı erkânı harp yatağıdır, dikkat gerek.

Ağa yolun sağını takip ediyor ve bir tavşan kadar alıcı kulaklarıyla etrafı dinlemeye çalışıyordu: Bir aralık da ne Gandilo’nun ne Kabadayı’nın haberi olmadan yol paralarını cebinden çıkardı yavaş yavaş beline sardı. Kendi kendine:

- Hafız Ağa, Hafız Ağa, dedi bu efelerin laf dinlediği yok. Yolculukta dikkat gerekmezse ihtiyat gerektir. Buna rağmen güzel bir sabah serinliği vardı. Cemil Ağa rahvan atı üzerinde, ağır ve ancak yanındakilerin duyabileceği kadar yavaş bir şarkıya başlamıştı.

Yol üstüne kuruvermiş çıkrığı, yallah çıkrığı

Çıkrık döner kızlar sarar ,anam da ipliği

Naciye hanım şu cihanın kekliği, yallah kekliği

Elmas Naciyem yüreğime kan doldu, kan doldu

Yavaş salla küpeleri sırmalı mendil, kan doldu kan doldu

İçtiğimiz rakılar bugün de değil dün doldu dün doldu !”

Fakat ağalara bir duş kadar iyi gelen serinlik Çarıkçı Rasime dokunmuştu. Biraz geriye kaldı ve soğuk almayayım diye kaçak rakıyı heybeden alelacele çıkardı bir iki çekti.

Çördük çukuruna öğleye doğru gelmişlerdi. Beşi de bir özengi ile çukura indiler. Çördük ,Taşköprü ile Boyabat arasında bir çam yaylasıydı. Ağalar acıkmışlardı. Bağdaş kurdular, yemekler ortaya geldi. Fakat yemeği henüz yarılamışlardı ki ani bir ses işitildi:

- Ağalar! eller yukarıya!

Dört silahlı ,deri tüccarlarının birden bire etrafını çevirmişlerdi. Hafız dayı çakar almaza bir defa el uzatayım dedi ama, ne fayda! Silahları hazır dört eşkiyanın yanında Boyabat’a deri ticaretine giden ağaların silahları ses çıkaracak vaziyette değildi:

- Ağalar! Silahlarınızla paralar bu tarafa!

Hafız Ağa:

- Efeler, dedi şart olsun ödüm koptu. Bir dakka şu ağacın dibine bir abdest bozayım da varım yoğum sizin olsun. Eşkiyalardan biri güldü:

- Ağaya bak, dedi bir de çakar almaz taşımaya kalkıyo. Onun yerine bir oturak taşısan daha iyi be ağa. Hafız ağa elleri uçkurunda, yavaş yavaş beş on metre ilerde ki bir ağacın dibine gitti. Eşkiyalar ağanın arkasından hala gülüyorlardı. Sonra Gandilo’ya döndüler:

- Ağa! Seni tanırız biz, Taşköprü’nün yarısı senin diyorlar!

Çarıkçı Rasim :

-Geçmiş zaman, dedi, on yıl evvel söylediğin doğruydu hani. Gandilo Taşköprü’nün yarısına sahipti ama, vallah billah deri paramızdan gayrı bir paramız yok efeler.

Eşkiyalar;

- Biz Taşköprü’lüleri tanırız, dediler. Kuyu içinde para saklar takımındandır onlar. Hey ağa geliyon mu sen?

Hafız Ağa ;

- Geliyom geliyom efeler, geliyom ama bende para pul yok hani. Eşkiyalar birden bire ağanın üstüne atılmışlardı. Fakat ağada bir sarı liradan başka tek kuruş bile çıkmadı.

– Yuf ağaya bak dediler. Boyabat’da sana borç vercek olanın nah alnına. Birisi de;

- Bırak efe canım dedi adam bizim silahları görünce altını pisledi. Ya bir de parası olaydı, ahirete gidecekmiş desene. Hadi ağalar size uğurlar olsun. Çördük çukurunda baskın verdiğimizi söyliyecek ağanın da vay haline…

Eşkiyalar gittikten sonra ağalardan hiç birinin ağzını bıçaklar açmıyordu. Birisi; -Parasız pulsuz Boyabat’a gidip ne yapacağız dedi. Biz Taşköprü’ye dönüyoruz ağa! Fakat hiç birinin de Hafız Ağanın bir sarı lira ile deri ticaretine nasıl çıktığını sormak gelmiyordu.

Ağa ise ;

- Siz bilirsiniz, dedi. Yolcu yolunda olsun. Bana da Boyabat yolu gerek.

Hafız Ağa ise bu sıralarda acaba ne düşünüyordu? İşte Boyabat’da rakipsiz kalacağı bir zaman. Bütün deri fiyatlarını kırıp hepsini ucuz ucuz alacak.

Hakikaten, bir hafta sonra Hafız Ağa Boyabat’tan iki misli deri toplayarak bir kervan sürüsü ile beraber Taşköprü’ye gelmişti. Yükü boşalttıktan sonra Halimin kahvesine oturdu;

- Ağa, hayır ola be, bütün Taşköprü senin olmuş biliyoruz biz. Anlat bakalım, ne geldi, ne geçti başından? Hafız Ağa;

- Hiç canım dedi. Bizim Çarıkcı Rasim lıkır lıkır kaçak rakı içerken bir baskın verirsek ben ne yapacağımı düşünüyordum. Kabadayı da şarkı söylüyordu;

“Kız saçların iki kat bir katını bana sat…” İyi ama, ya eşkiyalar basıverirse …Bastılar da! İşte tam bu sırada ne olur ne olmaz diyerek gittim altınları bir ağacın altına gömdüm, üzerine de ettim!

Ne yaparsın, adamlar benimle alay ettiler ama, tongayı da yuttular efe… Sağlıkla kalın …

Kaynak: Beşer Dakikalık Hikayeler / Kenan Hulûsi KORAY 12 nisan 1941 tarihli Vakit Gazetesi sayfa 5/ Beşer Dakikalık Hikayeler/ Hulusi KENAN https://www.gastearsivi.com/gazete/vakit/1941 -12/5

Necati DOĞANÇ /Araştırmacı-Eğitimci